4 Aralık 2008 Perşembe

küçük insanların büyük hesaplaşmaları

Yapamadığını yapana, olamadığını olana hayran olursun sen.


Benzemek isteyip de bir türlü dönüşemediğine.


Düşünemediğini düşünene...


Söyleyemediğini söyleyene...


Kırıp dökebilene...


Havaya sunturlu bir küfür savurabilene...


Damarına basan herifin tekine tekme atabilene...


Basıp gidene...


Kapıyı çarpıp çıkabilene...


Vazgeçmeyi bilene...


Terk edebilene...


Korkularının üstüne gidebilene...


İtiraf edebilene...


Herkese ve her şeye hükmedene...


Hayranlık duyarsın.


Ya seversin onu ya da ondan nefret edersin.


Ya ‘kahraman’ ilan edersin onu ya da ‘düşman.’


Seversen gözlerin büyür ona bakarken, ışıldar. Yüzün çözülür. Ondan bahsederken sesinin rengi değişir, vücudun gevşer. Översin onu, insanüstü bir varlıkmış gibi sunarsın. Tıpkı çocukluğunda toplayıp arkadaşlarını, evde izlediğin vurdulu kırdılı bir filmin öykündüğün kahramanını anlattığın gibi anlatırsın onu hiç tanımayanlara. Kendi eksiklerini ‘kahraman’ının fazlalarıyla tamamlarsın. Sanki kendinle iftihar edermişsin gibi onunla gururlanırsın. Giderek taparsın.


Üstüne toz kondurmazsın. Eleştirilmesi, arkasından –bir faniymiş gibi- lâf edilmesi ‘kırar’ seni. Hemen müdahale edersin. Konuşanların sözlerini kesersin. ‘Ama’yla başlayan sert cümleler kurup savunursun onu. O kadar mükemmeldir ki o, hiç hata yapmaz. Başkalarına ‘yanlış’ görünen eylemlerinin ise mutlaka haklı nedenleri vardır. Böyle olduğuna inandırırsın kendini. Olmak isteyip de ‘olamadığın sen’i görürsün çünkü onda.


Nefretle karışık bir hayranlık duyarsın bazen de ama benzemek isteyip bir türlü dönüşemediğin kişiye.


Dengeleyemediğin hırsların, gelişmemiş yeteneklerinle birleştikçe öfke biriktirirsin içten içe. Yapamadığını yapan, olamadığını olan birinin ‘varlığına’ tahammül edemezsin. Görmek istemezsin onu. Yok olsun istersin hatta.


Ona bakarken yüzündeki çizgiler kasılır. Gözlerin kinle parlar. Gerilirsin. Kelimeler kurşun gibi çıkar iki dudağının arasından. Başkalarının kabul ettiği üstünlükleri mevzubahis olduğunda sinirlenirsin. ‘Ama’yla başlayan cümlelerle delik deşik etmeye çalışırsın onu. Korkarsın olmadığını olanı herkesin olumlamasından. Sana duyulmasını istediğin hayranlığın bir başkasına duyulmasına, senin arkandan edilmesini istediğin –ve asla edilmeyeceğini bildiğin- iyi lâfların başkası hakkında –üstelik senin yanında- sarf edilmesine öfkelenirsin.


Üstüne asla geçiremeyeceğin elbiseyi çıkarıp almaya çalışırsın giyenden. Beceremeyince üstündeyken parçalamaya çalışırsın. Başaramadıkça hırslanırsın. Kin tutarsın. ‘Düşman’ yaratırsın. Senin varlığının farkında bile olmayan bir düşman.

bayramcılık oyunu

Hadi burnumuzdan leblebi çıkarmaca oynayalım.


Yüzümüzün ortasındaki çıkıntının yanması geçince kaldırıma oturalım. Gelene geçene aldırmadan en uzağa tükürmece oynayalım. Pantolonlarımızı indirip tren yolunda rüzgâra karşı en uzağa işemece de oynayabilir.


Sonra bakkaldan üstü siyah çizgili naylon toplardan alalım. Yumruk büyüklüğünde yamuk yumuk iki taşın arasına birer adam dikip çift kale maç yapalım. Uyuz olduğumuz oğlanlara çelme takalım. ‘Mahsus yaptın’ ‘Yok yapmadım’ kavgası bitince topa bir vuralım, ikinci katın penceresini kıralım.


Bayram affıyla oyun yarıda kesilince uzuneşeğe geçelim. Bizimle birlikte oynamaya heveslenen ufaklıklara ‘Hadi lan ordan’ diyelim. Aramızdan birinin beli çökünce iyi ve ilgili arkadaş rolüne soyunup onu evine götürelim. Yakantopla devam edelim güne. Gıcık olduğumuz birine fena çakıp bu işin de suyunu çıkaralım.


Bakkal amcadan rica minnet çatapat alalım. Tabancalarımıza mantar takalım.


‘Saklambaç oynayan kaleye mum diksin’ diye bağıralım. Çalılıkların arasında, büyük gövdeli ağaçların arkasında, merdiven altlarında beğendiğimiz kızlarla ilk öpüşme denemelerini yapalım.


Parka gidelim. Salıncakta sallanalım. Salıncaktan erken atlayıp dizlerimizi kanatalım. Kirli yüzümüzde şerit çizsin yalancı gözyaşları.


Sonra sokaklarda turlayalım. Saçları sıkı sıkı toplanıp atkuyruğu yapılmış, fırfırlı cicilerini giymiş amcasına el öpmeye giden çirkin ergen kızları kızkaçıranlarla kovalayalım. Sivilceli misafir oğlanlarla maytap geçelim. Babaları üstümüze yürüyecekmiş gibi bir pozisyon alınca tüyelim.


Başka mahallelerde zillere basıp kaçalım. Kendi mahallemizde apartman katlarında kapıları vurup ‘Bayramınız mübarek olsun’ deyip el açalım. Önce ceplerimizi, sonra dişlerimizin kovuklarını ucuz şekerlerle dolduralım.


Karnımız acıkınca eve gidelim. Elimizi yüzümüzü yıkayıp misafirlerin öpülmekten tükürük içinde kalmış ellerini öpelim. Boş koltuklardan birine oturalım. Gözlerimizi, elindeki mendille terini silip duran komşu teyzenin, ipek bluzunun altındaki sutyeninden taşmış memelerine dikelim. Kaş göz işaretlerine aldırmadığımız annemiz, kendisine yardım etme bahanesiyle bizi mutfağa çağırsın. ‘Bir daha sakın’ diye kulağımıza asılsın. Kısık sesle ‘Bağırırım’ diye tehdit edelim onu. Sonra yine içeri geçelim. Onlar tatlılarını elimizle ağzımızı kapatmadan hapşıralım, sümkürelim. Evin büyüklerinin misafirlerin arkasından konuştuklarını açık edelim. Buz kessin ortalık. ‘Çocuk işte’ diyerek zoraki gülüşlerle terk etsinler evi.


Bir araba sopa yiyip odamıza kilitlenelim. Televizyonu açalım. Ayıp kanalları tuşlayalım. Kapıda bir karaltı belirince alelacele haberlere bakalım. Akşam yemeği vakti cezamız bitince salonda aile filmleri, kanırtılmış bayram dizileri izleyelim. Maaile ne kadar eğlendiğimizi ispatlamak için birbirimize bakıp bakıp gülmeye zorlayalım kendimizi.


Yatalım kalkalım sabah olsun.


Yılda bir iki kez biraraya gelinen sevimsiz akrabalara gidecek talihsiz çocuğunu belirlemek için evin, yazı tura atalım. Ağlaya ağlaya bayramlıklarını giyip gitsin minik. Biz evde kalalım.


Kopuk arkadaşlarımızı eve dolduralım. Ayıp filmlerin birini çıkarıp ötekini takalım. Evin sahiplerinin gelmesine yakın vakitlerde onları evlerine yollayalım. Babamızın ağabeyimizin ceketlerinin ceplerini karıştıralım. Belki cebimize veya gözümüze hitap eden ‘masum’ şeyler buluruz.


Sonra ev yine dolsun. Yeni misafirler gelsin. Koşup duran çocukları oynama bahanesiyle arka odaya götürüp tartaklayalım. Ağlamaya başlayınca kucağımıza alıp ‘Şaka’ diyelim ‘şaka.’


Boyumuz, nüfus cüzdanımız kazık kadar olsun mesele değil.


Biz oynayalım.


Bayram ya... Çocuklar hiç büyümez ya... Ondan.