29 Ekim 2010 Cuma

Kimdir Uleyn Bu İnsanoğlu Dediğimiz Zırtapoz...

ağımızın en büyük sorunu iletişememek bence,aslında insanoğlu varolduğundan beri ileteşemedi. İnsanlık tarihi iletişibilme arayışından ibaret. İlk insanlar vücut diliyle iletişirlermiş, haliyle pek başarılı olamamışlar.Sonra diller ortaya cıkmış ama tek bir dil değil cünkü gene yetersiz kalmış sözcükler iletişmeye. Kesmemiş olacak, yazı bulunup tarihi cağlar başlamış, sanar mısınız ki sırf bize belge bırakmak icin yazıyı buldu eski uygarlıklar. Edebiyat daha sonra sanat ve bir iletişme biçimi olarak ortaya cıkmış rönasans dönemi başlamış. Ama olmadı beceremedik hala da beceremiyoruz, tarihi cağlar hep iletişmedeki gelişmelerle acılıp kapanmış. ortaçağ doğuyla batının ileteşememesiyle başladı, doğuyla batının tekrar iletişmeye gecmesi ve bir iletişme bicimi olan savaş teknolojisinin gelişmesiyle kapandı. Savaş da bir iletişme biçimi en vahşisi belki ama en çok kullanını da o nedense. Savaştık iletişemedik, seviştik gene ileteşimedik yani.Her neyse, yakıncağdan bu yana ismi anılmayan iki cağ geçti aslında, bir kısım otoriteler öyle diyorlar en azından. Modern cağ radyonun bulunuşuyla, küresel cağ internetin bulunmasıyla başladı kabul ediliyor. Bilişim teknolojisi geliştikçe iletişimeme sorunu azalacağın daha daı arttı ironik olarak. İletişemeyen bir tür konuşsa kaç yazar, insan en üstün varlıktır, hade canım sen de.

İşin diğer bir boyutu bir insanın derdini anlatabilme kapasitesi karşısındaki anlayabildiği kadardır. Örneğin basit bir kelime "selam". Birine selam diyorsun sadece esenlik dilemek için. Tanımadığın biriyse kafasında bir dolu acaba oluşuyor, duygusal bir ilişki olasılığı varsa yakınlaşma girişimi olarak alınabiliyor, tanıdığın biriyse ise "artık muhatap almıyor beni konuşmak istemiyor" diye düşünebilir. Ya da diğer bir örnek yazıyla iletişim, derste hocamız anlatmıştı "çok katmanlı okuma" diye bir metodu. Bu yazızı 100 kişiyi okusa 100ü de farklı şeyler düşünür,anlar,algılarlar. Ve muhtemelen bunların hiçbiri benim anlatmak istediğim, aktarmak istediğim şeylerin yakınından bile geçmiyordur. Birinin cümlelerini kelimelerini yazılarını anlayabilmek için deyim yerindeyse "beynine girmek" gereklidir çünkü. Ama günlük hayattaki konuşmalarda hemen hemen hiçbirimiz bunu yapmıyoruz. Sorunların pek çoğu da bundan kaynaklanıyor zaten.

İnsanoğlu düşünebilen br hayvandır, düşünüyoruz evet ama düşünceyi paylaşamamyı geç düşünerek bulduklarımızla yaptıklarımız malum, tank,denizaltı, nükleer bomba, radyo ve internet ble savaş aracı olarak, hepsi savaşmak için bulundular. Daha sonra normal kullanıma acılsalar bile. O yüzden ben düşünmeyeyim ama huzur icinde yaşayım mümkünse, anketler en mutlu halklardan biri Amerikalılardır der hep, aslında bunun refah düzeyiyle pek alakası yok şahsi kanaatimce. Amerikalılar cidden Irak'ta teröristler savaştıklarını sanıyorlar, dünyanın ABD, Kanada ve Meksika'dan ibaret olmadığını anladıklarında yeterince şaşırmışlardır zaten. "Cehalet mutluluktur" sözü doğruymuş vesselam.

İnsan politik bir hayvandır. işte sırf bu yüzden bile insanlıktan istifa edilir. Politikayla ne çözülmüş bugüne kadar hep daha da kötüye gidilmiş. Daha da bölünmüş türler daha da derinleşmiş aynı cinsin türleri arasındaki ucurum , hatta diğer türleri katletmeye kadar vardırdı politika. Politikanın son ürettiği ideoloji ki çözüm niyetine üretilmiş demek oluyor ideoloji olunca, Nasyonel sosyalizm. Politika bana hiç uğramasın mümkünse. Aynı kafese bir kutup ayısı ve bir dağ ayısı koysanız, herhangi biri diğerini katletmeye çalışır mı? Hayır ama hayvanlardan üstünüz hatta yüzyıllar sonra anatomik gerçek olan hayvan-bitki son ayrımı üce bölündü, insan-hayvan-bitki. Bu kadar da megoloman bir türüz ayrıca. Nasa uzayda canlı yaratık bulsa ilk yapcağı şey iq testi uygulayıp insanlardan daha az zeki olduklarını kanıtlamak olur, dünya kesmez bizi , evrenin en zeki canlıları olmalıyız. Hollywood filmlerinde bi tane adam gibi uzaylı gördünüz mü belki E.T ama o kadar. Daha varlığı ispatlanmadan düşman gösterdiler, aslında uzaylı arayışı da iletişme hissinden geliyor, kendi türüyle iletişemeyen yüce varlık insanoğlu, uzaylılarla iletişibilmeyi umuyor işte umut dünyası, tıpkı Japonların insan gibi davranan konuşabilen robot yapması gibi bir şey bu da. Caresizliğin son iki perdesi. Bir müzik var insanların gerçek anlamda iltetişmeyi becerebildiği evrensel olan onu da politikayla kirletiyorlar artık. Hakaret etmek icin hayvan isimleri kullanıldığında hiç kızmam, genişliğime verir coğu insan ama alakası yok insan denildiğinde kızabilirim ama bak. O hakir gördüğümüz hayvanlardan feyz alsak belki iletişebilirdik, koklaşa koklaşa da olsa iletişebiliyorlar en azından. İlkokulda sorgulamaktan, ortaokulda düşünmekten, lisede iletişmeye çalışmaktan, üniversite de politik varlık olmaktan vazgectim, insanlıktan ne ara istifa ettim hatırlamıyorum ama pişman değilim iyi ki istifa etmişim. Kendi türüne hatta kendi cinsinin dişisine bile böylesi bir tavır sergileyen bir türün bireyi olmaktan utanıyorum ekseriyetle. Geçenler de duydum insanlık ölmüş buyrun gıyabi cenaze namazına

Düşünüyorum öyleyse varım

İnsanlar en azından insan türüne ait bir birey olarak ben düşünmeden duramam hiç. Düşünceler makul bir mantık örgüsünde olunca hiç bir sorun yok ama her zaman böyle olmuyor maalesef. Düşüncelerimizin kontrolünü sürekli elimizde tutamıyoruz. Şahsen kendi adımı geliştirdiğim yöntemler tv izlemek, bilgisayar başında durmak,kitap okumak gibi aktivitelerle zihni belirli bir şeye odaklayarak kontrol etmek. Bu yöntemlere arkadaşlarla sohbet de eklenebilir ama ipin ucu kaçabilir sohbette. Bir yerden sonra düşünceler serbest dalışa geçiyor zihin boş bırakılırsa oradan oraya savrulmaya başlıyor. İşte buna aklının iplerini salmak deniyor halk arasında. Genelde uykuya dalmadan önce zihni boşaltma esnasında gerçekleşen bu olaydan çeşitli sebeblerle pek bahsedilmez. Zira düşünceler absürt derecesinde esrarengiz ya da saçma olduğundan "insanlar ne der" sigortası devreye girer, "adama deli derler" düşüncesi de mevzuyu açmamayı garanti altına alır. Ama gelin görün ki insanlar-en azından bu türe ait bir birey olan ben- bunlardan bahsetmek birileriyle paylaşmak ister. Genelde geyik muhabbetleri bunun için vardır zira biri "bu ne lan " derse "geyik yapıyoruz olum şurda" mazareti elinizin altındadır. Zihnin yine serbest takıldığı zamanlarda normalde fark etmediğiniz başkalarının da pek dikkatini çekmeyen şeyler de dikkatinizi çeker. Şahsım adına örnek vermek gerekirse uzun mesafe otobüslerin muavinlerinin otobüs expres olmasına rağmen tüm şehirleri oldukça bildiğini fark ettim en son. Tamam sürekli o hatta gidip geliyor olabilir ama orda kaç defa yolcu bırakmıştır ki daha önce bıraktıysa tabii. bunun gibi şeyleri ben yazma ihtiyacı duyarım iş bu yazının sebebi de budur. bundan kelli altına ekler rahata eririm

1 Haziran 2010 Salı

NO TERROR AT ALL CHAPTER 2

Herkesin kabul/iman etmesi gereken bir dogru varsa dünyadaki her insana ayni mesafede durmasi gerekir, diger türlü cografi kosullara göre olusmus olani insanlara dikte edilemeyecegini, evrensellik kazanamayacagini düsünürüm. Aklimin belki size göre yanlis da olsa calismasi sonucu olan durum budur. Aklim, Aklin böyle bir sonuc dogurmayacagina kanaat getirmistir. Hicbir insani su dinden oldugu icin kendime yakin görüp digerleriyle arasina ayrimcilik sokmam. Insan insandir. IHH gibi sadece belirli bir dine mensup insanlarin yardima muhtac olacagi gibi bir ayrimciligi da gütmem, onun oldugu yerde tek basina "yardimin" da olamayacagini da bilirim ben.. Ama sonuc ne olursa olsun savunmasiz bir gemiye bir ülkenin topyekün saldirmasindan ziyade o cesaretin oldugu yerde benim kanim donuyor, aklim basimdan gidiyor.. Sadece bu saldiri dahi Filistinlilerin caresizlikten canini acitmak icin son kozlari olarak intihar bombalarini kullanacak seviyeye nasil geldigini belki birileri anlamistir artik..

Insanlara üzülüyorsunuz, elinde caki ile bir devletin donanmasina karsi koyuslarini akliniza getirip isyan ediyorsunuz, deliriyorsunuz da bazen.. Ve fakat..

..akabinde ülkemin icerisinde gelisen yahudi düsmanligini görünce, o Hitler'i kutsayan zihniyetin bir insana aciyabilmesini düsünemiyorum ben. Olsa olsa kendisi ile ölen insanlarin dini kimliginden dolayi özdeslestirip kibirinden dolayi savas cigirtkanligi yapmasi olarak algiliyorum. Istedigi daha fazla acili insan olmasin degil, hakarete ugrayan benligi karsi saldiriyla dinginlessin, rahata, huzura ersin, onlara böyle baskaldiran cezasini ceksindir ve bu da Israil kadar midemi bulandiriyor. En azindan birisine tüm dünya öfke kusar iken bu gibi zihniyetler de bu öfkeden kendi irkciligini, savaskanbengilini, kibirini ve insansizligini gizliyor.. Abilerinden ögrenmis olsa gerek, yardim/insanlik maskesi altinda her türlü ayrimcilik, öküzlük makbul.. Hitlere kutsarken onun yolundan gidenlerin Solingende yaktiklari Türkleri de unutmasinlar. Bugün kutsadiklari zihniyet basa gelse milyon tane müslümana neler yapacagini ögrenmek icin lanetledikleri yahudilerin tarihine bir göz atmalari yeter.

Israil gücü ile eziyor, gücü ile insanlarin canini acitiyor, tasa karsi roketlerle karsilik veriyor. Bir digerinin caniligi, caresizliginden ileri gelir. Edilgenlik icerisinde yapilmis her türlü katliam mesru degildir ama cikis noktasi da ana gücün, zorbanin temsilcisi konumunda olan Israil devletidir. Ben ister kürtlerin sözde haklarinin korunmasi adina isterse de Filistinliler gibi caresizlikten olsun bombayla, pusuyla, tüfekle, hinlikle tüm bunlarin sorumlusu olmayan sivil halka zarar verme eylemini hicbir sekilde tasvip etmiyorum ama mesele neyi tasvip edip etmedigimizden ziyade bunun nasil sonlandirilmasi gerektigidir. Bu yüzden meselenin özü "güclülerin" tavrindadir her zaman..

Fitili atesleyip atesleyip, aksiyonlarin sahibi olarak reaksiyonlari kendinize neden yapip istedigini aldiginiz sürece hep siz kazanacaksiniz, bizim acilarimiz bile sizin zaferinize giden yolda türkü olacak, biliyorum ama bazen sadece üzülüyorum artik, lanet ediyorum. Tüm bu olagelen durumun icerisinde Devlet Terörünü iyi algilayip kendi ülkenize de ayna olmasini diler iken birileri sizden habersiz bir sekilde bir yerlere bomba atip katliam yaptigi zaman nasil ki onu siz yapmis olmuyorsaniz Israil devletinin yaptigini da israilliler ya da tüm dünyadaki Yahudiler onaylamiyordur.

Tepkisiz kalmayin ama bu tepkiye yahudilerin de ortak olabilecegi sekilde söylem gelistirin. Susmayin ama digerlerine de kara calmayin, yasamini karartmayin. Hedef bellidir, genisletmeyin halkayi. Ve ne olur insanlara bakar iken irkini,dinini önplana getirip deger vermeyin. Kim bilir, hayat bu.. Belki bir gün yasaminizin geri kalanini Türk ve Müslüman olmayan bir kesim ile gecirmek zorunda kalabilirsiniz.. O zaman azinlik olarak disarida kendi ülkenizin engelleyemediginiz ve kabul etmediginiz her türlü eyleminden sorumlu tutulmanin acisini ve ötekilerin vicdanina kalan yasaminizin icerisinde insanin kimliginde yazanlardan ziyade vicdaninin ne kadar önemli oldugunu anlamak durumunda kalabilirsiniz.. Insansiniz, yasamadan da empati kurup dogruyu-yanlisi görebilirsiniz.. Hala inaniyorum ben bir seylere..

I want no terror at all!!!

Ben yıllarca, öz oğlunu gözlerinin önünde boğduran Kanuni’ye, kendisi her akşam kafayı çekerken içki içenleri öldürten Dördüncü Murat’a değil de neden Abdülhamit’e böylesine şiddetle kızdığımızı, onu “kızıl sultan” ettiğimizi anlayamadım.

Manyaklarla, delilerle, vahşilerle dolu Osmanlı tarihine hayran olup da sadece Abdülhamit’e düşman olmanın sırrını çok yıllar sonra çözdüm.

Abdülhamit, İttihatçıların siyasi rakibiydi ve İttihatçıların hazırlattığı tarih kitapları bütün padişahları bir kenara bırakıp doğrudan Abdülhamit’e saldırıyordu.

Yaptığı hiçbir olumlu işten söz edilmiyordu.

O zaman anladım ki burada her şey siyasettir.

Son dönemlerde de, PKK’nın ve BDP’nin, Kürtlerden nefret eden, Kürtlerin lehine olabilecek her çözümü engelleyen CHP ile MHP’den değil de, sonuca ulaştıramasa da “Kürt açılımı” yapmaya uğraşan, Kandil’den gelenleri “içeri” alan AKP’den nefret etmesini, sürekli ona çatmasını kavrayamıyordum.

Sonra birden anladım, Güneydoğu’da PKK ile BDP’nin dışındaki tek “siyasi” güç AKP’ydi ve onlar için Kürt meselesinin çözülüp çözülmemesinden daha önemli olan oralarda AKP’nin güçlenmemesiydi.

O yüzden, AKP’nin Kürt sorununu çözmek için atmaya kalktığı adımlar önce Kürt siyasetçiler tarafından engelleniyordu.

Devletle Kürtler arasındaki sorunu çözmek için dağlara çıkan PKK, devletle sorununu bir kenara bırakmış, AKP’ye karşı siyaset yapmaya başlamıştı.

Koskoca Kürt meselesi, birdenbire içine “silahın” girdiği siyasi bir çekişmeye dönüşmüştü.

Onun için de sorun kilitlenmişti.

AKP, PKK ile BDP’nin işine “yaramayacak” bir “çözüm” bulmaya uğraşıyor, PKK ile BDP de AKP’nin işine yarayabileceğini düşündükleri her çözüme engel oluyordu.

İki taraf da bir imkânsızın peşinde koşuyordu.

Ne Kürt halkının önemli bir kısmı PKK ile BDP’den vazgeçerdi...

Ne de Kürt sorunu “iktidardaki” siyasi partiyi dışarıda bırakarak çözülebilirdi.

Bu “siyasi çekişme” içinde Kürt meselesi ortadan kaybolmuş, ciddiyetle çözüm arama yolu tıkanmış, saçma sapan işler olmaya başlamıştı.

PKK, çeşitli bahaneler uydurarak Giresun’da, Tokat’ta adam öldürüyor, şiddeti tırmandırmaya çabalıyordu.

Dağlarda PKK’lılar orduyla savaşıyorlardı ama “siyasi söylemlerine” bakıldığında “rakipleri” hep AKP’ydi.

Halbuki iki taraf da “Kürt sorununun çözümüne” muhtaçtı, AKP, kendi iktidarını sağlamlaştırmak için ülkeyi huzura kavuşturmak, savaş giderlerini durdurup bunları ekonomiye kaydırmak, CHP’yle MHP’nin işine yarayan milliyetçilik rüzgârını dindirmek zorundaydı.

PKK ile BDP ise, “Kürt sorununu” çözmek için ortaya çıktıkları için halklarına bir “çözüm” borçluydular ve savaş uzadıkça Kürtler arasında bu iki örgütün “yaptıkları” gittikçe daha ciddi biçimde sorgulanıp kuşkuyla karşılanmaya başlıyordu.

Çözüme muhtaç bu iki taraf şimdi çözümden uzaklar.

PKK, “şiddeti arttırırım, ülkeyi cehenneme çeviririm, AKP’yi deviririm” diye oluşturuyordu stratejisini, AKP’nin yerine gelecek “bir gücün” sonunda PKK ile uzlaşacağını ve bunun “siyasi rantına” sahip olmayacağını, siyasi rantın tümüyle kendilerine kalacağını planlıyordu.

Şiddetin patlaması sonucunda AKP’nin yerine gelecek “gücün”, o şiddetin elli milyon Türkte yaratacağı öfkeyle bir “karşı şiddet” dalgası yaratabileceği ve bu şiddetten kendine bir “iktidar” oluşturabileceği ihtimalini hiç umursamıyorlar.

Şimdi, şiddetin patlayacağı bir dönemin başındayız, Kürt meselesinin çözümünün “Kürtlerin eşit ve huzurlu” vatandaşlar haline getirilmesi demek olduğunu unutan taraflar, koskoca sorunu “daracık bir siyasetin” içine hapsedip, o dar yerde bir kan gölü oluşturacaklar.

Bundan çözüm çıkmayacak, bela ve ölüm çıkacak, Türk de Kürt de bu beladan nasibini alacak, hep birlikte ölüp, hep birlikte acı çekecekler.

Bu kanlı akılsızlıktan nasıl kurtulacağız?

Kendi bünyesindeki “milliyetçi” damarın baskısını hisseden AKP, bir de CHP ile MHP’nin milliyetçi markajı varken bu sorunun çözümüne kolayından abanamaz, BDP’nin herhangi bir çözüm için kudreti yok, PKK ise zaten çözüm arar gibi gözükmüyor.

Ancak herkes şu veyahut bu şekilde siyaseti ve çıkar peşinde koşmayı bırakıp elini taşın altına sokmalıdır...

Türk ve Kürt evlerine sıra sıra cenazeler gelmeye başlamadan önce yapılmalı bu.

Bir karar vermeden ya da öfkelenmeden önce, öleceklerden birinin sizin yakınınız olabileceğini de hiç aklınızdan çıkarmayın.

ahmet altan'dan alıntıdır. yazı ne kadar mantıklı isede önerdiği çözüm yolu bir o kadar mantıksız olduğu için çıkarılmıştır...

22 Mayıs 2010 Cumartesi

haaayt uleyn

bugün, sevdiğim kızı gördüm bir kez daha. efkârlandım. ve âşık olduğumu hissettim bir kez daha. yanına gitmeye çekinsem de, arada sırada uğruyorum icabeten. ve ben yanına uğradığımda da, vücudum reenkarne oluyor çok fena. kalbim, eyyafyallayöküll lavları kadar sıcak, ellerim, vostok istasyonu’nun donmuş damı kadar soğuk. olmasa da, tuhaf tepkimeler gerçekleşiyor. harbiden. en zor olan da, bu tuhaf tepkimik durumlara karşın, kendimi bastırmak zorunda olduğumun bilincinde olmam. ama, ama, ama. nereye kadar baba ya. dünyanın en güzel gözlerine, saçlarına ya da muhtelif uzuvlarına sahip olduğunu düşündüğüm abidevi güzellik. ne yaptın bana. ne kadar daha dayanabilirim ben sana. ve ne kadar daha gideriz dost ayağına.

2 Mayıs 2010 Pazar

MEVLANADAN...

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım. Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. Karanlığı gördüm, korktum. Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi. .. Ağladım. Yaşamayı öğrendim. Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar... olduğunu öğrendim. Zamanı öğrendim. Yarıştım onunla... Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim... İnsanı öğrendim. Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu... Sonra da her insanin içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim. Sevmeyi öğrendim. Sonra güvenmeyi... Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim. İnsan tenini öğrendim. Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu.. . Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim. Evreni öğrendim. Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim. Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek Gerektiğini öğrendim. Ekmeği öğrendim. Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini. Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim. Okumayı öğrendim. Kendime yazıyı öğrettim sonra... Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana... Gitmeyi öğrendim. Sonra dayanamayıp dönmeyi... Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi... Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta... Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım. Sonra da asil yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine vardım. Düşünmeyi öğrendim. Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim. Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim. Namusun önemini öğrendim evde... Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu; gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim. Gerçeği öğrendim bir gün... Ve gerçeğin acı olduğunu... Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da “lezzet” kattığını öğrendim. Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim. Ben dostlarımı ne kalbimle nede aklımla severim. Olur ya ... Kalp durur ... Akıl unutur ... Ben dostlarımı ruhumla severim. O ne durur, ne de unutur

19 Nisan 2010 Pazartesi

the perfect one

Başım keskin bir ağrı ile deliniyor gibiydi. Kendimi zorlayarak gözlerimi açtım, birkaç saniye bulanıklıktan sonra görüşüm netleşti. Köhne odamdaydım; günlerimi katlettiğim yegâne mekanda, ben emektar sandalyemin üstünde oturuyordum. Buraya nasıl geldiğimi hatırlayamadım, merak ve heyecan ile karışık bir his ile doğrulmaya karar verdim, olmadı. Sandalyeme ayaklarımdan ve kolumdan bağlanmıştım. Bedenimi sandalye ile bütünleştiren kalınca ipi çözmeye yeltendim, halbuki tek yaptığım olduğum yerde debelenmekti.

-Bunu yapmana gerek yok, çabalasan da çözemeyeceksin, diye bir ses geldi arkamdan. İrkildim; arkamı döndüğümde siyahlara bürünmüş, irice bir adamın gülen yüzü ile göz göze geldim.

-Umarım canın fazla acımamıştır, diye konuşmasına devam etti, bunu söylerken yüzünde düşünceli olduğunu belli eden bir ifade vardı. Nelerin olup bittiğini şimdi hatırlamaya başlamıştım; bilgisayarımla uğraşırken, kapım çalınmıştı. Kapıya varıp, kapı deliğinden baktığımda kimseyi görememiştim. Merak bu; açıp bomboş koridora bakarken, bir anda kararıvermişti dünya.

-Kimsin sen, diye sordum. Yavaşça yürüdü, sağımda duran pencerenin önünde durup dışarı bakmaya başladı.

-Kim olduğumu henüz keşfedebilmiş değilim, dedi ve devam etti, fakat ne yaptığım ile ilişkili olarak bana takılan isimler var; katil, cani gibi. Ne yazık; kullandıkları isimlerin, bu dünyadaki rolüm ile kıyaslandığında ne derece sığ kaldığını bilmiyorlar.

-Nedir senin bu dünyadaki rolün?

Camdan yansıyan görüntüsünde gülümseyişini farkettim;

-Teraziyi dengelemek diyelim, sizin sevdiğiniz usûlde, tek bir cümleyle. Eğer biraz daha uzun özetini istiyorsan; dünyanın herhangi bir kutupta -iyi veya kötü, düzen veya kaos- birleşmesini engellemek.

-Peki, neden? Neden dünyanın daha iyi, hatta mükemmel bir yer haline gelmesine engel oluyorsun?

Bir kahkaha patlattı ve bana döndü;

-Ah, siz insanlar... Unutmuşum mükemmele ve mükemmelleştirmeye merakınızı. Sorunun cevabını vereceğim, ancak öncelikle benim de sana birkaç sorum olacak. Başlayalım mı? Tamam, Tanrı'ya inanır mısın?

-Evet, inanıyorum.

-Güzel; bana Tanrı'nın tanımını yapabilir misin, kendi inancın çerçevesinde?

-Tanrı varlıkların en üstünüdür, yaşadığımız evrenin yaratıcısıdır, her şeyin sahibidir, her şeyi bilendir ve görendir.

-Tanrı'nın koyduğu kurallar var mıdır?

-Vardır, birçok dinde hemen hemen ortaktır, ahlak kuralları gibi.

-Pekâlâ, bu kurallara neden uymak gerekiyor?

-Çünkü uymanın mükafatı, uymamanın cezası var; cennet ve cehennem.

-Cennet ve cehennemin çok önemli bir ortak noktası vardır, bunu söyleyebilir misin?

Düşüncelere daldım, fakat bulamadım.

-Bilmiyorum, nedir?

-Mükemmellik.

-Nasıl?

-Cennette ödül olarak her istediğini yapabileceksin, değil mi? Cehennemde ise ceza olarak hiçbir istediğin gerçekleşmeyecek. Sonuç olarak, hakettiğin için bu ikisinden birine gideceksin; rüşvet yok, iltimas yok, hata yok. Bozulamayacak bir düzen var. Bu mükemmeliktir. Senin sorunun cevabına gelirsek; ben bu kalıcı düzenin dünyada var olmasını engelleyerek, cennetin ve cehennemin gerekliliğini sağlamış ve devam ettirmiş oluyorum. Size bazı açılardan yardım ettiğim gibi, kişisel sınavlarınızı zora soktuğum zamanlar da oluyor. Tabii, bunlar sizin hayatınızın bir takım gerçekleri.

-Peki, benim bu iş ile ilgim nedir?

Korkmaya başlamıştım; adamın deli olma ihtimali veya insanlıkla ilişkisi kalmamış bir varlık olma ihtimali, iki ucu boklu değnek bu kadar gerçek olabilirdi. Geniş bir gülümseme yer buldu yüzünde.

-Senin şahit olmak dışında bir ilgin yok, merak etme, bugün ölmeyeceksin.

-Bunu duymak oldukça rahatlatıcı. Bu arada, neden insanlardan kendini soyutlayarak "siz" diye hitap ediyorsun?

-Cevabı aşikar değil mi?

Yüzünü yüzüme yakınlaştırdı, neredeyse burun burunaydık. Koyu kahverengi renkteki gözleri bir anda alevlendi, gözlerimde sıcaklığını hissettim. Korkudan geriye sıçradım, sandalye ile beraber yere düşmek üzereyken tuttu ve tekrar düzeltti sandalyeyi.

-Kusura bakma, bu kadar korkacağını tahmin edememiştim, dedi yüzünde endişe barındıran bir ifadeyle.

Biraz suskunluktan sonra devam etti konuşmaya.

-Neyse, en nihayetinde ne olmadığımı biliyorsun. Başka sorular sormana gerek kalmadan, niçin burada olduğumu anlatayım. Bu civarlarda, devletin oldukça üst mertebelerinden birinde bulunan bir adam yaşıyor. Onun arabası tam olarak bu apartmanın önünde arızalanacak. Aracın şoförü, arabanın kaputunu açarak sorunun nerede olduğunu çözmeye çalışacak. Bu sırada; sokak bomboş olacak, evinin pencerelerinden bakan birkaç insan olacak sadece. Anlayacağın; adam aracın içinde veya dışında tamamen yalnız kalmış olacak. Burada ben devreye giriyorum, işimi halledip ortadan kayboluveriyorum. Kusursuz plan, değil mi? Sana gelince; seni bu halde bırakacak değilim, ama biraz beklemen gerekecek.

Bir şey diyemedim, beklemem gerekiyordu. Saatini kontrol etti.

-Gitme vakti yakın.

Cebinden telefonunu çıkardı, polisi arayıp durumum ile ilgili bir ihbarda bulundu.

-Polislere ne anlatmalıyım, diye sordum. Düşündü.

-Gerçekleri biraz çarpıtarak anlatman senin açından iyi olur, zira tüm olan biteni anlatırsan tımarhaneye tıkılman işten bile değil.

Gülümsedi, ardından kibarca vedalaştı, birkaç kez daha özür diledi ve gitti. Birkaç dakika içinde aşağıdan birtakım sesler geldi. Ardından daha yoğun olan siren sesleri. Sadece tahminde bulunabiliyordum, tam olarak ne olmuş olabileceğine dair.

Ertesi gün bilgisayarda haberlere bakarken, cevabı buldum. Şu üst mertebe devlet memuru olan adam, nedense, fenalaşıp kalp krizinden ölmüştü. Ölümünün ardından, adamın yanından ayırmadığı el çantasından, onun nasıl bir insan olduğunu ortaya koyan birtakım belgeler buldular. Gülümsedim, doğru söylemişti, kusursuzdu. Düşündüm; kendi kendime söylendim, planın mimarı Tanrı iken, hangi güç planda bir hataya yol açabilirdi?

9 Nisan 2010 Cuma

RuH iKiZiM ShEaKsPeAr DiyE BiR AdaM..

İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için,sevmekten korkuyor.Sevilmekten korkuyor,kendisini sevilmeye layık görmediği için.Düşünmekten korkuyor sorumluluk getireceği için. Konuşmaktan korkuyor,eleştirilmekten korktuğu için.Duygularını ifade etmekten korkuyor,reddedilmekten korktuğu için. Yaşlanmaktan korkuyor,gençliğin kıymetini bilmediği için. Unutulmaktan korkuyor,dünyaya iyi birşey vermediği için.Ve ölmekten korkuyor aslında yaşamayı bilmediği için..

8 Nisan 2010 Perşembe

Zihnini Yeniden Keşfeden Adam

"Hayat ne acayip be abi" diye durduk yere tespit yapan arkadaşım olsa, ağzına bir tane çakardım ve siktir olup gitmesini söylerdim. Yakın zamana kadar yapabilirdim bunu, ama bu süreç içerisinde hayatımda birçok şey değişti. Artık ben de saçma tespitler yapan göt kafalı bir insanım.

Tespit 1: İnsan, dünyadaki en lüzumsuz varlıktır.

İnsanın dünyaya kattıklarını düşünmekle meydana çıktı bu tespit. Düşündüm; doğanın anasını, bacısını, hatta ninesini siken, sadece kendi çıkarını düşünen ve buna göre hareket eden, spor amaçlı öldürme güdüsüne sahip başka bir canlı var mı diye. Bulamadım.

Tespit 2: Kadınların da mantığı vardır.

Aksini hiç iddia etmemiş olsam da, çevremden yankılanan "Kadında mantık aranmaz" sözünün yanlış olduğuna tanık oldum. Mantık silsilesiyle beni lâl eden hanımefendiye saygılarımı sunmak görevimdir. Ayrıca, kafamda varsayılan (default) olarak kullanımda olan erkek egemen düşünceyi hadım etmiş oldum.

Tespit 3: Kadınlar haz alınacak bir objedir.

Hemen saldırmayın, bir soluklanın hele, açıklamamı yapayım. Öncelikle hazdan kastım kesinlikle cinsellik değildir, görsel bir hazdır. Usta ressamların tabloları veya portreleri gibidir kadın. Baktıkça bakası gelir insanın.

Tespit 4: Görsel haz, aşktan iyidir ve özgürdür.

Benim gibi bağlılıktan kaçınan insanlar açısından en güzel olandır. Kişiye bağlanmaktansa, güzelliğinin keyfini çıkarmak daha mantıklı olandır. Sokakta yürürken bir bakışla kişinin güzelliğini soğurursunuz, "Off ulan amma da güzelmiş" diye içlenmezsiniz, boş yere saçma sıkıntılara sokmazsınız kendinizi.

Tespit 5: Aşk, insanın kendini kandırmasıdır.

İnsanın kendi zihninde bir kişiye aşık olduğunu tekrarlayarak uyguladığı davranıştır. Kendi özgürlüğünü kısıtlar ve buna mecbur olduğuna inanır. Aslında hepsi, insanın kendi düşüncelerini manipüle etme yeteneğinin bir sonucudur.

Evet efendim; bu gecelik, bu kadar tespitin yeterli olacağını düşünüyorum. Tespitlerin devrimsel nitelikte bir yenilik taşıdığını iddia etmiyorum tabii, farkında olduğum veya yeniden farkına vardığım durumlara yöneliktir bunlar. Mala bağlamış adam sizi selamlıyor, size nah hareketi yapıyor, ardından siktir çekiyor ve bunları neden yaptığını bilmiyor.