29 Temmuz 2008 Salı
23 Temmuz 2008 Çarşamba
HAYAT VE ZAMANIN MEYVASI HER DAİM ACIMIDIR YOKSA...
Zaman ‘acımasız’ mı gerçekten ezberlediğimiz üzere, yoksa ‘merhametli’ mi aslında?
Kendisini seven kadını boş vaatlerle kandıran ‘yalancı’ bir serseriye mi benziyor; yoksa bütün kartlarını baştan açan, hiçbir şey için söz vermeyen, her an her şeyi yapabileceğini söyleyen ‘acımasız derecede dürüst’ bir sevgiliye mi?
Eğer ‘acımasız’ olsaydı zaman, gökyüzünde öfkeyle çarpışan bulutların yaptığı gibi bütün zehrini hiç beklemediğimiz bir anda üstümüze boşaltmasına izin verirdi hayatın.
Bir gece yatardık ve ertesi sabah kalktığımızda kendimizi aynada tanıyamazdık. Saçlarımız sakallarımız beyazlamış, ışığı sönmüş gözlerimizin etrafındaki mor halkaların içine derin çizgiler yerleşmiş, omuzlarımız düşmüş, iskeletimiz de etimiz gibi eskimiş olurdu.
Artık birçoğu yaşamayan kişilerin aktörleri ve aktrisleri olduğu yaşamlarımızı, parmak izlerimiz gibi başkalarınınkinden farklı kılan anlar biriktirmemiş olurduk.
‘Acımasız’ değil zaman.
‘Merhametli’ aksine.
Öyle olmasa, bir gün bir ayna karşısında kendimizle baş başa kaldığımızda neyle karşılaşacağımızı gizlerdi bizden.
Bu yüzden ‘yalancı’ da değil zaman. Tersine dürüst.
Eğer dürüst olmasaydı doğumları müjdelerken ölümlerden de bahis açmazdı. Kutsal damlalarla yıkanırken ya da kulağına kutsal kelimeler fısıldanırken bir bebek, sonsuzluğun gölgesini düşürmezdi küçük bedeninin üstüne.
‘Acımasız’ değil zaman.
‘Acımasız derecede dürüst’ sadece.
Hayatın neler vereceğini söylüyor ama verdiklerini bir gün mutlaka geri alacağını da söylüyor daha en başta; bizi de diğerleriyle birlikte kapsadığı anda.
Belki bunu tam olarak hangi gün, nerede, nasıl bir anda ve ne şekilde yapacağını açıklamıyor. Ama saklamıyor da.
Böyle olduğu için ‘kötü’ diyebilir miyiz ona?
Eğer ne kadar süreceğini bilmediğimiz yaşamlarımızı yaratan, yaratırken dönemlere ayıran, hazırladığı kötü sürprizlerle bize beklenmedik anlarda beklenmedik acılar yaşatan o olsaydı, bu sıfatı hak edebilirdi belki.
Ama bunu yapan zaman değil.
Bunu yapan hayat.
Zaman hiçbir şey yaratmıyor ve hiçbir şeyi yok etmiyor. Yaşamlarımızla ilgili hiçbir kararı o almıyor. İyiliklerden, kötülüklerden, beklenmedik sürprizlerden haberi bile olmuyor. Bizim hakkımızda bizden fazla şey bilmiyor.
Zaman hayattan hem bağımsız hem de ona bağımlı.
Birlikte var olduğu, kendisi gibi dokunulmaz ve engellenemez o tuhaf hükümdarın buyruklarını yerine getiriyor.
Zaman hayatı taşıyor.
İkisi de çılgın gibi ilerliyor. İkisi de dönüp geriye bakmıyor.
Biz ise bize biçtiği rolleri beğenmeyip reddettiğimiz hayata karşı durmaya ve onun kararlarını uygulamanın ötesinde bir şey yapmayan zamanı durdurmaya çalışıyoruz.
Başarılı olamayınca kırgın cümleler kuruyoruz.
‘Zaman çok acımasız’ diyoruz veya ‘Hayat ne kadar acımasız.’
Acımasız olan zaman değil hayat.
Biz ikisini birbirine karıştırıyoruz.
İkisini de engellemeye çalışıyoruz. Yel değirmenlerine kılıç sallayan Don Kişot’a benziyoruz.
Nafile bir çaba bu.
Ne hayat duracak, ne de zaman.
Birinin yarattığını diğeri taşıyıp duracak.
Ve bizim hep iki seçeneğimiz olacak:
Hayatı kabullenip zamana yenilmek.
Ya da hayatı reddedip zamanın ötesine geçmek.
Kendisini seven kadını boş vaatlerle kandıran ‘yalancı’ bir serseriye mi benziyor; yoksa bütün kartlarını baştan açan, hiçbir şey için söz vermeyen, her an her şeyi yapabileceğini söyleyen ‘acımasız derecede dürüst’ bir sevgiliye mi?
Eğer ‘acımasız’ olsaydı zaman, gökyüzünde öfkeyle çarpışan bulutların yaptığı gibi bütün zehrini hiç beklemediğimiz bir anda üstümüze boşaltmasına izin verirdi hayatın.
Bir gece yatardık ve ertesi sabah kalktığımızda kendimizi aynada tanıyamazdık. Saçlarımız sakallarımız beyazlamış, ışığı sönmüş gözlerimizin etrafındaki mor halkaların içine derin çizgiler yerleşmiş, omuzlarımız düşmüş, iskeletimiz de etimiz gibi eskimiş olurdu.
Artık birçoğu yaşamayan kişilerin aktörleri ve aktrisleri olduğu yaşamlarımızı, parmak izlerimiz gibi başkalarınınkinden farklı kılan anlar biriktirmemiş olurduk.
‘Acımasız’ değil zaman.
‘Merhametli’ aksine.
Öyle olmasa, bir gün bir ayna karşısında kendimizle baş başa kaldığımızda neyle karşılaşacağımızı gizlerdi bizden.
Bu yüzden ‘yalancı’ da değil zaman. Tersine dürüst.
Eğer dürüst olmasaydı doğumları müjdelerken ölümlerden de bahis açmazdı. Kutsal damlalarla yıkanırken ya da kulağına kutsal kelimeler fısıldanırken bir bebek, sonsuzluğun gölgesini düşürmezdi küçük bedeninin üstüne.
‘Acımasız’ değil zaman.
‘Acımasız derecede dürüst’ sadece.
Hayatın neler vereceğini söylüyor ama verdiklerini bir gün mutlaka geri alacağını da söylüyor daha en başta; bizi de diğerleriyle birlikte kapsadığı anda.
Belki bunu tam olarak hangi gün, nerede, nasıl bir anda ve ne şekilde yapacağını açıklamıyor. Ama saklamıyor da.
Böyle olduğu için ‘kötü’ diyebilir miyiz ona?
Eğer ne kadar süreceğini bilmediğimiz yaşamlarımızı yaratan, yaratırken dönemlere ayıran, hazırladığı kötü sürprizlerle bize beklenmedik anlarda beklenmedik acılar yaşatan o olsaydı, bu sıfatı hak edebilirdi belki.
Ama bunu yapan zaman değil.
Bunu yapan hayat.
Zaman hiçbir şey yaratmıyor ve hiçbir şeyi yok etmiyor. Yaşamlarımızla ilgili hiçbir kararı o almıyor. İyiliklerden, kötülüklerden, beklenmedik sürprizlerden haberi bile olmuyor. Bizim hakkımızda bizden fazla şey bilmiyor.
Zaman hayattan hem bağımsız hem de ona bağımlı.
Birlikte var olduğu, kendisi gibi dokunulmaz ve engellenemez o tuhaf hükümdarın buyruklarını yerine getiriyor.
Zaman hayatı taşıyor.
İkisi de çılgın gibi ilerliyor. İkisi de dönüp geriye bakmıyor.
Biz ise bize biçtiği rolleri beğenmeyip reddettiğimiz hayata karşı durmaya ve onun kararlarını uygulamanın ötesinde bir şey yapmayan zamanı durdurmaya çalışıyoruz.
Başarılı olamayınca kırgın cümleler kuruyoruz.
‘Zaman çok acımasız’ diyoruz veya ‘Hayat ne kadar acımasız.’
Acımasız olan zaman değil hayat.
Biz ikisini birbirine karıştırıyoruz.
İkisini de engellemeye çalışıyoruz. Yel değirmenlerine kılıç sallayan Don Kişot’a benziyoruz.
Nafile bir çaba bu.
Ne hayat duracak, ne de zaman.
Birinin yarattığını diğeri taşıyıp duracak.
Ve bizim hep iki seçeneğimiz olacak:
Hayatı kabullenip zamana yenilmek.
Ya da hayatı reddedip zamanın ötesine geçmek.
insan sosyalleşmesi üzerine volume2....
entellektüel insan komiktir.Bu yüzden bir kalabalığa girdiğinde hiç susmuyorsun. Sürekli konuşuyorsun. Bütün dikkatleri üstünde toplamak için türlü numaralar çekiyorsun. Mevzu ciddi mi gayri ciddi mi zemin müsait mi değil mi bakmadan, itici mi olursun yoksa çekici mi hiç düşünmeden, tuhaf şeyler söylemeye başlıyorsun. Edilen bir lâfı alıp eğip bükerek, konuyu başka türlü yerlere çekerek geçici bir şaşkınlık hâli yaratıyorsun. Etrafındakilerin muhabbetlerine ara verip sana gülmelerini istiyorsun. Sanki ulvî bir görev yüklenmiş gibi omuzlarına, onları güldürmek için olağanüstü bir çaba sarf ediyorsun. Yanlışlıkla bir iki kahkaha duyarsan ettiğin iki lâftan sonra, artık aşk olsun seni durdurana. Frenlerin boşalıyor. Çenen iyice düşüyor.Bir süre sonra kelimeler kâfi gelmiyor sana. Vücudunu da devreye sokuyorsun. Oturduğun yerden kalkıyorsun. Ellerinle kollarınla garip hareketler yapmaya başlıyorsun. Başını ileriye geriye, sağa sola atıyorsun. Yüzün şekilden şekle giriyor. Bütün mimiklerin ‘teyakkuz’a geçiyor. Üstündeki ilgi dağılmasın diye, çapı sadece yarım metre olan, çizdiğin o görünmez daire içinde devinip duruyorsun. Boyalı yüzünün içine gömülmüş gözleriyle, belli etmeden kendisini izleyenlerin yüzlerindeki ifadeleri anlamlandırmaya, karşısındaki kalabalıkta arzuladığı ilgiyi uyandırıp uyandırmadığını anlamaya çalışan bir pandomimciye benziyorsun.Sana, anlattıklarına güldüklerini gördükçe keyiften dört köşe oluyorsun. Bir süre sonra ne yaptığını, neden yaptığını, kimlere ne anlattığını unutuyorsun. Sadece sesleri işitiyorsun. Seni onaylayan, ses telleriyle alkışlayan kahkahaları duymak yetiyor da artıyor. Eğer bir de hoşuna giden birkaç dişi soluk alıyorsa bulunduğun ortamda ve yüzlerinde hiç değilse bir tebessüm belirmişse iyice coşuyorsun. Yaptıklarınla onaylandığını zannediyorsun ama yanılıyorsun. Seni izlemekten ziyade sana bakıyorlar çünkü. Seni dinlemekten çok, alçaltıp yükselttiğin sesinin rengine kulak kesiliyorlar. Evet, hakikaten komiksin. Ama olmak istediğin ‘komik’ değilsin ne yazık ki. ‘Gülünç’sün sen. Güldükleri, anlattıkların değil bizzat sensin. Bu haline bakınca, sadece gülmek geliyor içlerinden. Onları ‘değişik’ bir şeyle karşı karşıya bırakıyorsun çünkü. Stand-up deseler stand-up değil yaptığın, tulûat deseler tulûat değil. Bir isim koyacak olsalar bu yaptığına ne derler acaba?En hafifinden maskaralık, en hakikisinden soytarılık... Kusura bakma ama soytarılık bu yaptığının ismi. Başka bir şey değil. Bu yüzden sana sonsuza kadar gülmüyorlar. Çünkü her şeyin bir sınırı var. Sen sınır nedir bilmiyorsun. Ancak kahkahalar dinince, havaya bir sessizlik çökünce kendine geliyorsun. Gözünün önündeki perde mecburen kalkıyor ve insanların yüzlerindeki sıkıntılı ifadeyi görüyorsun. Daha fazla bakmak istemediklerini sana, dinlemek istemediklerini seni fark ediyorsun. İnsan sana bakınca, herkesi güldürmek için evde yalnız kaldığında ‘çalıştığını’ düşünüyor. Aklına gelen sence ‘komik’ sözleri, cümleleri bir gün lâzım olur diye bir kenara yazdığın hatta onları ezberlemeye çalıştığın, için içine sığmayarak karıştığın kalabalıklarda kullanmak için fırsat kolladığın hissi uyandırıyorsun bakanda. Biriktirdiklerini öyle seviyor, onlara o kadar bayılıyorsun ki, çıkarıp onları herkese göstermek istiyorsun. Kendini ‘espri hazinesi’ olarak görüyorsun. Karun kadar zengin hissediyorsun ve ‘hazine’nle herkesin, özellikle de dişilerin zihnini kamaştıracağını sanıyorsun. Ama öyle olmuyor. Böyle olmadığını anlaman için, güldürdüklerinin gözlerinin içine bakman gerekiyor.
insan sosyalleşmesi üzerine...
Hayatınıza yeni insanlar katmak önemlidir insanoğlu için.
Bir insan olarak siz bütün dengelerinizi buna göre kurarsınız ve dengede durabilmek için sürekli ‘desteğe’ ihtiyaç duyarsınız çünkü.
Hızla akan bir suyun karşı yakasına geçebilmek için üstüne bastığınız yosunlaşmış taşlara benzer biraz bu ‘destek’ler. Veya sık ağaçlarla kaplı bir tepeye tırmanırken tutunduğunuz dallara.
Ama her ‘desteğin’ er ya da geç yorulup eskiyeceğini, arada bir onları dinlendirmeniz gerekeceğini tecrübelerinizle bilirsiniz. Bir şekilde hayatınıza dâhil ettiğiniz her kişiye bir ‘rol’ biçersiniz bu yüzden, kendisine hiç haber vermeden.
Bazısına önemli bir rol verirsiniz, bazısına önemsiz. Herhangi bir rolü üstlenemeyeceğini düşündüğünüz kişileri de ‘kaybetmek’ istemezsiniz ama. ‘Gelecek vaat eden figüranlar’a da ‘şans tanımak’ gerektiğine inanırsınız.
Tabii herkese karakterine uygun bir rol vermeye de dikkat edersiniz. Kimin yalnızca üstüne basabileceğinizi, kime sadece tutunabileceğinizi bilirsiniz. ‘Yosun bağlamaya uygun taş’ niteliği taşıyanlarla, ‘tutunacak dal’ olmak üzere doğanları birbirine karıştırmayacak kadar uzmanlaşmışsınızdır.
Bu önem derecesine göre bir görüşme sıklığı belirlersiniz kafanızda.
Ajandanızdaki günlük aranacaklar listesini buna göre oluşturursunuz. Ortada bir neden yokken arayıp hal hatır sorarsınız yeni tanıştığınız insanları. Onları yemeğe veya kahveye davet edersiniz.
Gerisi kendiliğinden gelir.
Zaten yeterince kalabalık olan hayatınıza birkaç kişi daha eklenmiştir.
Zamanla onların da yorulup eskiyeceğini bilirsiniz.
Ama ‘gerektiğinde’ onlara tutunabilmek veya üstlerine basabilmek için hayatınızdan çıkmalarını istemezsiniz. ‘Bir şekilde’ girdikleri gibi, ‘bir şekilde’ kalsınlar istersiniz orada.
Öyle sandığınız ya da sanmak istediğiniz gibi ‘sosyal’ veya ‘sevgi dolu’ olduğunuzdan kalabalık değildir sizin hayatınız.
Birçok şeyi görmezden duymazdan gelmenizin, olayları kelimeleri yutmanızın, yutkunmanızın nedeni, düşünülmesini istediğiniz gibi sizin kalenderliğiniz değildir.
Bu sadece ‘herkesi sevme sahtekârlığı’nın bir gereğidir.
Tebessüm askısı yüzünüze yerleşen sahtekâr çizgiler, sizin ‘sosyalliğinizin’ ve ‘sevginizin’ temel esaslarından haber vermektedir.
Ama bu ‘esaslar,’ hayatınıza dâhil olanlar açısından bir engel teşkil etmemektedir.
Nihayetinde kurallarını beraber koyduğunuz bir oyundur bu.
Siz ‘dağınık yaşayan sosyal klan’ mensupları, gördüğünüz yerde birbirinizi tanır, kısa sürede yakınlaşırsınız.
İşte bu yüzden yeni kalabalık geceler, eğlenilmeyen garip eğlenceler var olmuştur vede var olacaktır....
Bir insan olarak siz bütün dengelerinizi buna göre kurarsınız ve dengede durabilmek için sürekli ‘desteğe’ ihtiyaç duyarsınız çünkü.
Hızla akan bir suyun karşı yakasına geçebilmek için üstüne bastığınız yosunlaşmış taşlara benzer biraz bu ‘destek’ler. Veya sık ağaçlarla kaplı bir tepeye tırmanırken tutunduğunuz dallara.
Ama her ‘desteğin’ er ya da geç yorulup eskiyeceğini, arada bir onları dinlendirmeniz gerekeceğini tecrübelerinizle bilirsiniz. Bir şekilde hayatınıza dâhil ettiğiniz her kişiye bir ‘rol’ biçersiniz bu yüzden, kendisine hiç haber vermeden.
Bazısına önemli bir rol verirsiniz, bazısına önemsiz. Herhangi bir rolü üstlenemeyeceğini düşündüğünüz kişileri de ‘kaybetmek’ istemezsiniz ama. ‘Gelecek vaat eden figüranlar’a da ‘şans tanımak’ gerektiğine inanırsınız.
Tabii herkese karakterine uygun bir rol vermeye de dikkat edersiniz. Kimin yalnızca üstüne basabileceğinizi, kime sadece tutunabileceğinizi bilirsiniz. ‘Yosun bağlamaya uygun taş’ niteliği taşıyanlarla, ‘tutunacak dal’ olmak üzere doğanları birbirine karıştırmayacak kadar uzmanlaşmışsınızdır.
Bu önem derecesine göre bir görüşme sıklığı belirlersiniz kafanızda.
Ajandanızdaki günlük aranacaklar listesini buna göre oluşturursunuz. Ortada bir neden yokken arayıp hal hatır sorarsınız yeni tanıştığınız insanları. Onları yemeğe veya kahveye davet edersiniz.
Gerisi kendiliğinden gelir.
Zaten yeterince kalabalık olan hayatınıza birkaç kişi daha eklenmiştir.
Zamanla onların da yorulup eskiyeceğini bilirsiniz.
Ama ‘gerektiğinde’ onlara tutunabilmek veya üstlerine basabilmek için hayatınızdan çıkmalarını istemezsiniz. ‘Bir şekilde’ girdikleri gibi, ‘bir şekilde’ kalsınlar istersiniz orada.
Öyle sandığınız ya da sanmak istediğiniz gibi ‘sosyal’ veya ‘sevgi dolu’ olduğunuzdan kalabalık değildir sizin hayatınız.
Birçok şeyi görmezden duymazdan gelmenizin, olayları kelimeleri yutmanızın, yutkunmanızın nedeni, düşünülmesini istediğiniz gibi sizin kalenderliğiniz değildir.
Bu sadece ‘herkesi sevme sahtekârlığı’nın bir gereğidir.
Tebessüm askısı yüzünüze yerleşen sahtekâr çizgiler, sizin ‘sosyalliğinizin’ ve ‘sevginizin’ temel esaslarından haber vermektedir.
Ama bu ‘esaslar,’ hayatınıza dâhil olanlar açısından bir engel teşkil etmemektedir.
Nihayetinde kurallarını beraber koyduğunuz bir oyundur bu.
Siz ‘dağınık yaşayan sosyal klan’ mensupları, gördüğünüz yerde birbirinizi tanır, kısa sürede yakınlaşırsınız.
İşte bu yüzden yeni kalabalık geceler, eğlenilmeyen garip eğlenceler var olmuştur vede var olacaktır....
13 Temmuz 2008 Pazar
GİTMEK ZAMANI
Kendinden kaçamassın derler bilirsin nereye gitsen bu şehir arkandan gelecek demiştir büyük şairlerimizden birisi, eee sen onuda bilirsin; ama sen yine de gideceksindir çünkü gitmessen kendinde kalamassın artık, bir daha da kendin olamassın, bunu da bir tek sen bilirsin ve belki seni senin gibler anlayabilir bir nebzede olsun....
Yaşadıklarından çok yaşadıklarını nasıl algıladığın önemli olan... sorsalar anlatamazsın... kelimeler duygularını tarifte yetersiz kaldığından değil, şimdi o duygular anlamlarına sığmadığı için...sıkıldım dersin, bunaldığını söylersin, yenilmekten bahsedersin, farklı şeyleri tatma arzusunu dillendirirsin, kıstırılmış hissinin altını çizersin, tazelenmek ihtiyacını öne sürersin... evet herbirir doğrudur lakin hiçbiri dolduramaz tanımladığı mananın içini, sendeki karşılığınıveremez hiçbiri...
Bir yere gitmeyi istemezsin aslında yalnızca gitmektir aklında olan çünkü gitmek arınmaktır kimi zaman, kalbini kıran, zihnini yoran, durmadan tekrarlayan ne varsa hepsini çıkarıp atmak, soyunmak çabasıdır...
Kulağına bir yabancı dilin ritmi doldurmalı, sokaklar başka kokmalıdır... aşina olmadığın yüzler görmelisindir etrafında, değişmelidir alıştığın sesler ve renkler, darmadağın hissettiğin lezzetler...katıldığın sohbetler bilmediğn dünyaların kapısını aralamalıdır artık...
ancak öyle varırsın dillerin,seslerin,renklerin,lezzetlerin, kokuların,yaşadığının farkına... alışkanlıklar algılanmaz olur zira zamanla...
İki türlüdür gitmeler; ya yeni başlangıçlara yada bir şeyleri tümden bitirip, nokta koymaya...hangisi olursa olsun sebebin dokunsalar ağlayacak gibisindir... ağlarsında ama ne mümkün içindeki tortuyu o bir kaç damla ilet akıtmak... çaresiz gideceksindir mecbursundur adeta, duramazsın, durduramazsın, mantığınla bastıramassın o gitmek arzusunu sanki ölmaktir zira kalmak...nedir bu hale getiren seni? ruhunun derinliklerinde belki senden bile habersiz yaşayan bir ümidin solmasımı? yada bir umudun solmasından ziyade umut etmenin anlamsızlaşması mı? en nihayetinde gerçeklerin hayal kırıklığına uğratmasından çok hayal kurdurmayacak kadar çoraklaşması mı?
Y alnızca aşk durdurur insanın gitme isteğini, yalnızca aşk şifa olur... belki de eksikliğini hissettiğin yalnızca odur... başka bir deyişle aşkş gelirse eğer diğer tüm eksiklikler gözden kaybolur...
Dostların yanılıyordur sen kendinden kaçmıyorsundur, uzaklaşmayı dilediğin taze bir soluk aldırmayan atmosferdir çevreni saran... çalkandılı dursada uzaktan bakınca, aslınta monotonlukyur etrafında sürüp giden, derinlikleri algılamayan hayat tarzlarıdır, anlayışlı sandıklarının duyarsızlığıdır, yıllarla olgunlaşmayıp olgunlaşmayıp, olgun keyiflerin tadına eremeyenlerdir, egolarında boğulup incelikleri umursamayan, hassasiyetine dokunup seni nasıl incittiklerine aldırmayanlardır... işte bu durumda gitmek kendinden kaçmak değil kendine kaçmaktır... nicedir unuttuğun, seni sen yapan özleri bulmaktır yeniden... altüst edip gönlünü, atılması gerekenleri atmak, yer açmaktır yeni ihtiyaçlarına...üstünü örttüklerini hepten gömmek veya açıp özgür bırakmaktır... kaşfe çıkmaktır benliğinin labirentlarinde ve kapısını açmaktır senliğinin dışarıdan esen taze havyla havalanmak için... yola çıkmak için tekrar rüzgarı arkana almaktır... kırılmış parçalarını, o kimsenin görmediği ve ince ince sızlatıp kanatan battıkça, usulca ayıklamaktır teninden... gençsen olgunlaştıran; olgunsan gençleştiren bir maceradır sonuçta gitmek...
Ve o gitmeler boyunca neyse aradığın aşk yahut güven gelir sana yarenlik etmeye...
Yaşadıklarından çok yaşadıklarını nasıl algıladığın önemli olan... sorsalar anlatamazsın... kelimeler duygularını tarifte yetersiz kaldığından değil, şimdi o duygular anlamlarına sığmadığı için...sıkıldım dersin, bunaldığını söylersin, yenilmekten bahsedersin, farklı şeyleri tatma arzusunu dillendirirsin, kıstırılmış hissinin altını çizersin, tazelenmek ihtiyacını öne sürersin... evet herbirir doğrudur lakin hiçbiri dolduramaz tanımladığı mananın içini, sendeki karşılığınıveremez hiçbiri...
Bir yere gitmeyi istemezsin aslında yalnızca gitmektir aklında olan çünkü gitmek arınmaktır kimi zaman, kalbini kıran, zihnini yoran, durmadan tekrarlayan ne varsa hepsini çıkarıp atmak, soyunmak çabasıdır...
Kulağına bir yabancı dilin ritmi doldurmalı, sokaklar başka kokmalıdır... aşina olmadığın yüzler görmelisindir etrafında, değişmelidir alıştığın sesler ve renkler, darmadağın hissettiğin lezzetler...katıldığın sohbetler bilmediğn dünyaların kapısını aralamalıdır artık...
ancak öyle varırsın dillerin,seslerin,renklerin,lezzetlerin, kokuların,yaşadığının farkına... alışkanlıklar algılanmaz olur zira zamanla...
İki türlüdür gitmeler; ya yeni başlangıçlara yada bir şeyleri tümden bitirip, nokta koymaya...hangisi olursa olsun sebebin dokunsalar ağlayacak gibisindir... ağlarsında ama ne mümkün içindeki tortuyu o bir kaç damla ilet akıtmak... çaresiz gideceksindir mecbursundur adeta, duramazsın, durduramazsın, mantığınla bastıramassın o gitmek arzusunu sanki ölmaktir zira kalmak...nedir bu hale getiren seni? ruhunun derinliklerinde belki senden bile habersiz yaşayan bir ümidin solmasımı? yada bir umudun solmasından ziyade umut etmenin anlamsızlaşması mı? en nihayetinde gerçeklerin hayal kırıklığına uğratmasından çok hayal kurdurmayacak kadar çoraklaşması mı?
Y alnızca aşk durdurur insanın gitme isteğini, yalnızca aşk şifa olur... belki de eksikliğini hissettiğin yalnızca odur... başka bir deyişle aşkş gelirse eğer diğer tüm eksiklikler gözden kaybolur...
Dostların yanılıyordur sen kendinden kaçmıyorsundur, uzaklaşmayı dilediğin taze bir soluk aldırmayan atmosferdir çevreni saran... çalkandılı dursada uzaktan bakınca, aslınta monotonlukyur etrafında sürüp giden, derinlikleri algılamayan hayat tarzlarıdır, anlayışlı sandıklarının duyarsızlığıdır, yıllarla olgunlaşmayıp olgunlaşmayıp, olgun keyiflerin tadına eremeyenlerdir, egolarında boğulup incelikleri umursamayan, hassasiyetine dokunup seni nasıl incittiklerine aldırmayanlardır... işte bu durumda gitmek kendinden kaçmak değil kendine kaçmaktır... nicedir unuttuğun, seni sen yapan özleri bulmaktır yeniden... altüst edip gönlünü, atılması gerekenleri atmak, yer açmaktır yeni ihtiyaçlarına...üstünü örttüklerini hepten gömmek veya açıp özgür bırakmaktır... kaşfe çıkmaktır benliğinin labirentlarinde ve kapısını açmaktır senliğinin dışarıdan esen taze havyla havalanmak için... yola çıkmak için tekrar rüzgarı arkana almaktır... kırılmış parçalarını, o kimsenin görmediği ve ince ince sızlatıp kanatan battıkça, usulca ayıklamaktır teninden... gençsen olgunlaştıran; olgunsan gençleştiren bir maceradır sonuçta gitmek...
Ve o gitmeler boyunca neyse aradığın aşk yahut güven gelir sana yarenlik etmeye...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)