23 Temmuz 2008 Çarşamba

HAYAT VE ZAMANIN MEYVASI HER DAİM ACIMIDIR YOKSA...

Zaman ‘acımasız’ mı gerçekten ezberlediğimiz üzere, yoksa ‘merhametli’ mi aslında?
Kendisini seven kadını boş vaatlerle kandıran ‘yalancı’ bir serseriye mi benziyor; yoksa bütün kartlarını baştan açan, hiçbir şey için söz vermeyen, her an her şeyi yapabileceğini söyleyen ‘acımasız derecede dürüst’ bir sevgiliye mi?
Eğer ‘acımasız’ olsaydı zaman, gökyüzünde öfkeyle çarpışan bulutların yaptığı gibi bütün zehrini hiç beklemediğimiz bir anda üstümüze boşaltmasına izin verirdi hayatın.
Bir gece yatardık ve ertesi sabah kalktığımızda kendimizi aynada tanıyamazdık. Saçlarımız sakallarımız beyazlamış, ışığı sönmüş gözlerimizin etrafındaki mor halkaların içine derin çizgiler yerleşmiş, omuzlarımız düşmüş, iskeletimiz de etimiz gibi eskimiş olurdu.
Artık birçoğu yaşamayan kişilerin aktörleri ve aktrisleri olduğu yaşamlarımızı, parmak izlerimiz gibi başkalarınınkinden farklı kılan anlar biriktirmemiş olurduk.
‘Acımasız’ değil zaman.
‘Merhametli’ aksine.
Öyle olmasa, bir gün bir ayna karşısında kendimizle baş başa kaldığımızda neyle karşılaşacağımızı gizlerdi bizden.
Bu yüzden ‘yalancı’ da değil zaman. Tersine dürüst.
Eğer dürüst olmasaydı doğumları müjdelerken ölümlerden de bahis açmazdı. Kutsal damlalarla yıkanırken ya da kulağına kutsal kelimeler fısıldanırken bir bebek, sonsuzluğun gölgesini düşürmezdi küçük bedeninin üstüne.
‘Acımasız’ değil zaman.
‘Acımasız derecede dürüst’ sadece.
Hayatın neler vereceğini söylüyor ama verdiklerini bir gün mutlaka geri alacağını da söylüyor daha en başta; bizi de diğerleriyle birlikte kapsadığı anda.
Belki bunu tam olarak hangi gün, nerede, nasıl bir anda ve ne şekilde yapacağını açıklamıyor. Ama saklamıyor da.
Böyle olduğu için ‘kötü’ diyebilir miyiz ona?
Eğer ne kadar süreceğini bilmediğimiz yaşamlarımızı yaratan, yaratırken dönemlere ayıran, hazırladığı kötü sürprizlerle bize beklenmedik anlarda beklenmedik acılar yaşatan o olsaydı, bu sıfatı hak edebilirdi belki.
Ama bunu yapan zaman değil.
Bunu yapan hayat.
Zaman hiçbir şey yaratmıyor ve hiçbir şeyi yok etmiyor. Yaşamlarımızla ilgili hiçbir kararı o almıyor. İyiliklerden, kötülüklerden, beklenmedik sürprizlerden haberi bile olmuyor. Bizim hakkımızda bizden fazla şey bilmiyor.
Zaman hayattan hem bağımsız hem de ona bağımlı.
Birlikte var olduğu, kendisi gibi dokunulmaz ve engellenemez o tuhaf hükümdarın buyruklarını yerine getiriyor.
Zaman hayatı taşıyor.
İkisi de çılgın gibi ilerliyor. İkisi de dönüp geriye bakmıyor.
Biz ise bize biçtiği rolleri beğenmeyip reddettiğimiz hayata karşı durmaya ve onun kararlarını uygulamanın ötesinde bir şey yapmayan zamanı durdurmaya çalışıyoruz.
Başarılı olamayınca kırgın cümleler kuruyoruz.
‘Zaman çok acımasız’ diyoruz veya ‘Hayat ne kadar acımasız.’
Acımasız olan zaman değil hayat.
Biz ikisini birbirine karıştırıyoruz.
İkisini de engellemeye çalışıyoruz. Yel değirmenlerine kılıç sallayan Don Kişot’a benziyoruz.
Nafile bir çaba bu.
Ne hayat duracak, ne de zaman.
Birinin yarattığını diğeri taşıyıp duracak.
Ve bizim hep iki seçeneğimiz olacak:
Hayatı kabullenip zamana yenilmek.
Ya da hayatı reddedip zamanın ötesine geçmek.

Hiç yorum yok: