4 Aralık 2008 Perşembe

küçük insanların büyük hesaplaşmaları

Yapamadığını yapana, olamadığını olana hayran olursun sen.


Benzemek isteyip de bir türlü dönüşemediğine.


Düşünemediğini düşünene...


Söyleyemediğini söyleyene...


Kırıp dökebilene...


Havaya sunturlu bir küfür savurabilene...


Damarına basan herifin tekine tekme atabilene...


Basıp gidene...


Kapıyı çarpıp çıkabilene...


Vazgeçmeyi bilene...


Terk edebilene...


Korkularının üstüne gidebilene...


İtiraf edebilene...


Herkese ve her şeye hükmedene...


Hayranlık duyarsın.


Ya seversin onu ya da ondan nefret edersin.


Ya ‘kahraman’ ilan edersin onu ya da ‘düşman.’


Seversen gözlerin büyür ona bakarken, ışıldar. Yüzün çözülür. Ondan bahsederken sesinin rengi değişir, vücudun gevşer. Översin onu, insanüstü bir varlıkmış gibi sunarsın. Tıpkı çocukluğunda toplayıp arkadaşlarını, evde izlediğin vurdulu kırdılı bir filmin öykündüğün kahramanını anlattığın gibi anlatırsın onu hiç tanımayanlara. Kendi eksiklerini ‘kahraman’ının fazlalarıyla tamamlarsın. Sanki kendinle iftihar edermişsin gibi onunla gururlanırsın. Giderek taparsın.


Üstüne toz kondurmazsın. Eleştirilmesi, arkasından –bir faniymiş gibi- lâf edilmesi ‘kırar’ seni. Hemen müdahale edersin. Konuşanların sözlerini kesersin. ‘Ama’yla başlayan sert cümleler kurup savunursun onu. O kadar mükemmeldir ki o, hiç hata yapmaz. Başkalarına ‘yanlış’ görünen eylemlerinin ise mutlaka haklı nedenleri vardır. Böyle olduğuna inandırırsın kendini. Olmak isteyip de ‘olamadığın sen’i görürsün çünkü onda.


Nefretle karışık bir hayranlık duyarsın bazen de ama benzemek isteyip bir türlü dönüşemediğin kişiye.


Dengeleyemediğin hırsların, gelişmemiş yeteneklerinle birleştikçe öfke biriktirirsin içten içe. Yapamadığını yapan, olamadığını olan birinin ‘varlığına’ tahammül edemezsin. Görmek istemezsin onu. Yok olsun istersin hatta.


Ona bakarken yüzündeki çizgiler kasılır. Gözlerin kinle parlar. Gerilirsin. Kelimeler kurşun gibi çıkar iki dudağının arasından. Başkalarının kabul ettiği üstünlükleri mevzubahis olduğunda sinirlenirsin. ‘Ama’yla başlayan cümlelerle delik deşik etmeye çalışırsın onu. Korkarsın olmadığını olanı herkesin olumlamasından. Sana duyulmasını istediğin hayranlığın bir başkasına duyulmasına, senin arkandan edilmesini istediğin –ve asla edilmeyeceğini bildiğin- iyi lâfların başkası hakkında –üstelik senin yanında- sarf edilmesine öfkelenirsin.


Üstüne asla geçiremeyeceğin elbiseyi çıkarıp almaya çalışırsın giyenden. Beceremeyince üstündeyken parçalamaya çalışırsın. Başaramadıkça hırslanırsın. Kin tutarsın. ‘Düşman’ yaratırsın. Senin varlığının farkında bile olmayan bir düşman.

bayramcılık oyunu

Hadi burnumuzdan leblebi çıkarmaca oynayalım.


Yüzümüzün ortasındaki çıkıntının yanması geçince kaldırıma oturalım. Gelene geçene aldırmadan en uzağa tükürmece oynayalım. Pantolonlarımızı indirip tren yolunda rüzgâra karşı en uzağa işemece de oynayabilir.


Sonra bakkaldan üstü siyah çizgili naylon toplardan alalım. Yumruk büyüklüğünde yamuk yumuk iki taşın arasına birer adam dikip çift kale maç yapalım. Uyuz olduğumuz oğlanlara çelme takalım. ‘Mahsus yaptın’ ‘Yok yapmadım’ kavgası bitince topa bir vuralım, ikinci katın penceresini kıralım.


Bayram affıyla oyun yarıda kesilince uzuneşeğe geçelim. Bizimle birlikte oynamaya heveslenen ufaklıklara ‘Hadi lan ordan’ diyelim. Aramızdan birinin beli çökünce iyi ve ilgili arkadaş rolüne soyunup onu evine götürelim. Yakantopla devam edelim güne. Gıcık olduğumuz birine fena çakıp bu işin de suyunu çıkaralım.


Bakkal amcadan rica minnet çatapat alalım. Tabancalarımıza mantar takalım.


‘Saklambaç oynayan kaleye mum diksin’ diye bağıralım. Çalılıkların arasında, büyük gövdeli ağaçların arkasında, merdiven altlarında beğendiğimiz kızlarla ilk öpüşme denemelerini yapalım.


Parka gidelim. Salıncakta sallanalım. Salıncaktan erken atlayıp dizlerimizi kanatalım. Kirli yüzümüzde şerit çizsin yalancı gözyaşları.


Sonra sokaklarda turlayalım. Saçları sıkı sıkı toplanıp atkuyruğu yapılmış, fırfırlı cicilerini giymiş amcasına el öpmeye giden çirkin ergen kızları kızkaçıranlarla kovalayalım. Sivilceli misafir oğlanlarla maytap geçelim. Babaları üstümüze yürüyecekmiş gibi bir pozisyon alınca tüyelim.


Başka mahallelerde zillere basıp kaçalım. Kendi mahallemizde apartman katlarında kapıları vurup ‘Bayramınız mübarek olsun’ deyip el açalım. Önce ceplerimizi, sonra dişlerimizin kovuklarını ucuz şekerlerle dolduralım.


Karnımız acıkınca eve gidelim. Elimizi yüzümüzü yıkayıp misafirlerin öpülmekten tükürük içinde kalmış ellerini öpelim. Boş koltuklardan birine oturalım. Gözlerimizi, elindeki mendille terini silip duran komşu teyzenin, ipek bluzunun altındaki sutyeninden taşmış memelerine dikelim. Kaş göz işaretlerine aldırmadığımız annemiz, kendisine yardım etme bahanesiyle bizi mutfağa çağırsın. ‘Bir daha sakın’ diye kulağımıza asılsın. Kısık sesle ‘Bağırırım’ diye tehdit edelim onu. Sonra yine içeri geçelim. Onlar tatlılarını elimizle ağzımızı kapatmadan hapşıralım, sümkürelim. Evin büyüklerinin misafirlerin arkasından konuştuklarını açık edelim. Buz kessin ortalık. ‘Çocuk işte’ diyerek zoraki gülüşlerle terk etsinler evi.


Bir araba sopa yiyip odamıza kilitlenelim. Televizyonu açalım. Ayıp kanalları tuşlayalım. Kapıda bir karaltı belirince alelacele haberlere bakalım. Akşam yemeği vakti cezamız bitince salonda aile filmleri, kanırtılmış bayram dizileri izleyelim. Maaile ne kadar eğlendiğimizi ispatlamak için birbirimize bakıp bakıp gülmeye zorlayalım kendimizi.


Yatalım kalkalım sabah olsun.


Yılda bir iki kez biraraya gelinen sevimsiz akrabalara gidecek talihsiz çocuğunu belirlemek için evin, yazı tura atalım. Ağlaya ağlaya bayramlıklarını giyip gitsin minik. Biz evde kalalım.


Kopuk arkadaşlarımızı eve dolduralım. Ayıp filmlerin birini çıkarıp ötekini takalım. Evin sahiplerinin gelmesine yakın vakitlerde onları evlerine yollayalım. Babamızın ağabeyimizin ceketlerinin ceplerini karıştıralım. Belki cebimize veya gözümüze hitap eden ‘masum’ şeyler buluruz.


Sonra ev yine dolsun. Yeni misafirler gelsin. Koşup duran çocukları oynama bahanesiyle arka odaya götürüp tartaklayalım. Ağlamaya başlayınca kucağımıza alıp ‘Şaka’ diyelim ‘şaka.’


Boyumuz, nüfus cüzdanımız kazık kadar olsun mesele değil.


Biz oynayalım.


Bayram ya... Çocuklar hiç büyümez ya... Ondan.

29 Kasım 2008 Cumartesi

Makinenin içindeki dişlilerden biri olmayı korkunç bulduğumuz şu dünyada,

tuğlalarından herhangi biri olmayı kendimize yediremediğimiz şu duvarda

ne kadar başkaldırsak da

küçüğüz be cancağızım.

Ellerimiz küçük, gözlerimiz küçük.

Küçüğüz dünyadan.

Ömür dediğin kısa sürer,

hayatı anlamaktan.

8 Ağustos 2008 Cuma

İNSANOĞLUNUN KENDİSİYLE YÜZLEŞİSİ ÜZERİNE

Ne kadar zor değil mi kendinle yüzleşmek?Kendinle ne zaman yüzleşeceksin?İçindeki vicdan mahkemesinin boş koridorlarında adımlarının yakalanmasına ne zaman izin vereceksin? Kendi kalemini ne zaman kıracaksın bir hâkim gibi? Savcılığa soyunup kendini ne zaman dava edeceksin? Ne zaman çıkaracaksın üstündeki avukat cüppesini? Ne zaman karşına oturtacaksın kendini? Kimse sonsuza kadar haklı olamaz ki... Neden yapmadın? Yapmadın mı bunların hiçbirini? ‘Yanlış yaptım,’ ‘Hatalıyım,’ ‘Özür dilemeliyim’ diye en son ne zaman geçirdin içinden? Haksız olduğunu hiç değilse kendine ne zaman itiraf ettin?Ne zaman ‘Ben aslında yalan söylüyorum’ dedin? En son ne zaman yüzleştin kendinle?Seninle ilgili bütün gerçekleri bilen gözlerinden gözlerini kaçırırken mi yani?Bu sabah aynaya bakarken mi?Söylesene en son ne zaman yakaladın kendini? Onun sesini nasıl bastırıyorsun peki?Ama vicdan hiç susmaz ki… Vicdanın da mı susuyor senin gibi? Uykun kaçmıyor mu başını yastığına koyduğunda gece? Huzursuzlanmıyor musun günün orta yerinde durup düşündüğünde? Hiç sormuyor musun kendine, ‘Bir insan hep haklı olabilir mi’ diye?Aynada gözlerini gözlerinden kaçırmak rahatsız etmiyor mu seni? Kendini başkalarından saklamaktan, yalanlarının, haksızlığının ortaya çıkacağı korkusuyla sürekli tetikte durmaktan yorulmuyor musun? Bu yüzden mi var gücünle hedef bellediklerine yükleniyorsun? Bu yüzden mi hiç geri adım atmayı bilmiyorsun? Bir nedenden ötürü kıskandığın kimselerin üstüne bu yüzden mi bu kadar yükleniyorsun? Kıskançlık mı seni böylesine saldırganlaştıran?Bırak yüksek sesle söylemeyi, kendine bile sessizce itiraf edemediğin, sadece gövdenden parmak uçlarına beynine zehir gibi yayıldığını hissettiğin o sarsıcı duygu mu bütün bunları yapmana neden olan? Kıskançlıktan mı yoksa bu tahammülsüzlük? Başkalarının haklılığına neden tahammül edemiyorsun? Neden hep haklı çıkmaya çalışıyorsun? Sırf, bir uçan balon gibi kontrolsüz yükselen egon tatmin olsun diye birilerini yalancı çıkarmak seni rahatsız etmiyor mu? Yani adaletsiz davranıyorsun. Yani haksızlık yapıyorsun. Haksız olduğun halde haklı çıkmaya çalıştığın her defasında, haklı olan birilerine kara çaldığını biliyorsun aslında. Hata yaptığını yanlışa düştüğünü itiraf etmemek, birilerinden özür dilememek, hep haklı çıkan kişi olmak, kuyruğu ne olursa olsun dik tutmak için olağanüstü bir çaba harcıyorsun. Gerçek olduklarına kendini bile inandırdığın yalanlarının üstünü, iftiralarla kardığın o gülünç harçla sıvamaya çalışıyorsun. Kendi avukatlığını yapmaya, bütün delilleri lehine kullanmaya, sahte deliller yaratmaya, gerekirse bazılarını karartmaya, ne olursa olsun her hal ve şart altında kendini aklamaya alışmışken, kendi hakkında dava açan bir savcıya, gözünü kırpmadan kendi kalemini kırabilen bir yargıca dönüşmek zor geliyor sana değil mi?

YÜZ KİTABI ....

Yaşamlarınızın bir döneminde yollarınızın mecburen kesiştiği, ister istemez hayatlarınıza dâhil ettiğiniz ve hayatlarına dâhil olduğunuz, neticede her biriniz bir yana dağılırken koptuğunuz, doğrusu yokluklarını hiç de hissetmediğiniz kişileri neden yıllar sonra böyle hararetle arıyorsunuz?

Birbirinizin frekansından çıktıktan sonra bambaşka hayatlara geçiş yaptığınızı, bir ölçüde mutasyona uğradığınızı bildiğiniz halde niçin onları bugün yaşadığınız hayata katmaya, ilişkinize veya iletişiminize kaldığınız yerden devam etmeye çalışıyorsunuz?

Geçmişi mi özlüyorsunuz yoksa geçmişinizi mi?

Eşya gibi herhangi bir cansız nesneyi değil de, birtakım insanları arayıp bulma çabası içine girdiğinize göre, geçmişi değil geçmişinizi özlüyor olmalısınız.

Niye özlüyorsunuz geçmişinizi peki?

Renkli anılar biriktirdiğiniz için mi?

Bugün kendinizi dünden daha az iyi hissettiğiniz için mi?

Dün kendinizi bugünden daha iyi hissettiğinden mi?

Kaçıp gittiği duygusu uyandıran zamanı yakalayıp avuçlarınız arasında hapsetmek için mi?

Sizi heyecanlandıran, kalın bir örümcek ağı ardına gizlenmiş hissi yaratan o artık ‘dokunulamaz alan’da kalan kısa zaman parçalarını, o zaman parçaları içine karışmış kişiler aracılığı ile bugüne taşıma ihtimali olabilir mi?

‘Özlediğiniz dün’ü geri getiremediğiniz için ‘dün’ünüzün insanlarını bugününüze yamamaya çalışıyor olabilir misiniz? Aslında aradığınız birkaç kişi iken, kapılarınızı geride bıraktığınız kimselerin tamamına bu yüzden açıyor olabilir misiniz?

Dünü, geride bıraktığınız iyi zaman parçalarını yeniden yakalama telâşı olmalı bu.

Ama bu telâşın da bir nedeni olmalı.

Geçmişinizin bir kısmını çağırmak üzere yola çıkmanıza rağmen, herkesin sizi bulabileceği bir yerde kendinizi sergilemenizin, o sanal sayfalara en afili fotoğraflarınızı yerleştirmenizin başka bir nedeni olmalı.

Eskisinden daha iyi göründüğünüzü mü kanıtlamak derdindesiniz?

Şimdiki görüntünüzü kendinize mesele etmediğinizi mi göstermek niyetiniz?

Yoksa biraz da yaşamakta olduğunuz hayatlarda, yanında soluk aldıklarınızın sizi görmediğini düşünmeniz mi bu kadar ortalığa çıkma ihtiyacı duymanıza neden olan?

Dürüst olun...

Sadece ‘ilkokul arkadaşınızı bulma çabası’ mı bu gerçekten?

Basit, sıradan, masum, hattâ sevimli sayılabilecek bir arayış mı?

Bu arayışın altında eski güzel günleri yâd etmekten başka bir neden yatmıyor mu hiç?

Bu neden, bugününüzün mutsuzluğu olabilir mi?

Önüne geçemediğiniz, engelleyemediğiniz, bastıramadığınız, hayatınızı ağır ağır kapsayan mutsuzluğunuz... Ve o mutsuzluğu sağaltmak için girdiğiniz bir arayış...

Bu mutsuzluğun yarattığı tahammülsüzlüklerin sizi ittiği arayışlardan biri olabilir mi bu?

Başka bir kokuyu, başka bir sesi, başka bir teni, başka birini aramak gibi bir şey mi?

Galiba öyle...

Öyle olmasa sadece ‘ilkokul arkadaşlarınızı’ arardınız.

Kötü göründüğünüzü düşünmediğiniz ‘tek’ bir fotoğrafın altına kendinizi hatırlatacak bilgiler ekleyip sizi bulmalarını beklerdiniz.

Bununla yetinir, sanal sayfaları kendinizle süslemezdiniz.

‘İlkokul arkadaşlarınızı’ aradığınızı söyleyerek kendinizi de çevrenizdekileri de kandırmazdınız.

Kendinizi teşhir etmeye ihtiyaç duyduğunuzu, bulduğunuz ilk fırsatı derhal değerlendirdiğinizi gizlemezdiniz.

Kendinizi etinizle birlikte teşhir etmekten keyif aldığınızı itiraf ederdiniz.

Ardından bunun kötü bir şey olmadığını idrak ederdiniz.

O zaman sıkıcı bugününüzden uzaklaşmaktan çok ona renk katmak için ‘ilkokul arkadaşlarınızı’ bahane ettiğinizi de kabul ederdiniz.

Rahatlardınız.

23 Temmuz 2008 Çarşamba

HAYAT VE ZAMANIN MEYVASI HER DAİM ACIMIDIR YOKSA...

Zaman ‘acımasız’ mı gerçekten ezberlediğimiz üzere, yoksa ‘merhametli’ mi aslında?
Kendisini seven kadını boş vaatlerle kandıran ‘yalancı’ bir serseriye mi benziyor; yoksa bütün kartlarını baştan açan, hiçbir şey için söz vermeyen, her an her şeyi yapabileceğini söyleyen ‘acımasız derecede dürüst’ bir sevgiliye mi?
Eğer ‘acımasız’ olsaydı zaman, gökyüzünde öfkeyle çarpışan bulutların yaptığı gibi bütün zehrini hiç beklemediğimiz bir anda üstümüze boşaltmasına izin verirdi hayatın.
Bir gece yatardık ve ertesi sabah kalktığımızda kendimizi aynada tanıyamazdık. Saçlarımız sakallarımız beyazlamış, ışığı sönmüş gözlerimizin etrafındaki mor halkaların içine derin çizgiler yerleşmiş, omuzlarımız düşmüş, iskeletimiz de etimiz gibi eskimiş olurdu.
Artık birçoğu yaşamayan kişilerin aktörleri ve aktrisleri olduğu yaşamlarımızı, parmak izlerimiz gibi başkalarınınkinden farklı kılan anlar biriktirmemiş olurduk.
‘Acımasız’ değil zaman.
‘Merhametli’ aksine.
Öyle olmasa, bir gün bir ayna karşısında kendimizle baş başa kaldığımızda neyle karşılaşacağımızı gizlerdi bizden.
Bu yüzden ‘yalancı’ da değil zaman. Tersine dürüst.
Eğer dürüst olmasaydı doğumları müjdelerken ölümlerden de bahis açmazdı. Kutsal damlalarla yıkanırken ya da kulağına kutsal kelimeler fısıldanırken bir bebek, sonsuzluğun gölgesini düşürmezdi küçük bedeninin üstüne.
‘Acımasız’ değil zaman.
‘Acımasız derecede dürüst’ sadece.
Hayatın neler vereceğini söylüyor ama verdiklerini bir gün mutlaka geri alacağını da söylüyor daha en başta; bizi de diğerleriyle birlikte kapsadığı anda.
Belki bunu tam olarak hangi gün, nerede, nasıl bir anda ve ne şekilde yapacağını açıklamıyor. Ama saklamıyor da.
Böyle olduğu için ‘kötü’ diyebilir miyiz ona?
Eğer ne kadar süreceğini bilmediğimiz yaşamlarımızı yaratan, yaratırken dönemlere ayıran, hazırladığı kötü sürprizlerle bize beklenmedik anlarda beklenmedik acılar yaşatan o olsaydı, bu sıfatı hak edebilirdi belki.
Ama bunu yapan zaman değil.
Bunu yapan hayat.
Zaman hiçbir şey yaratmıyor ve hiçbir şeyi yok etmiyor. Yaşamlarımızla ilgili hiçbir kararı o almıyor. İyiliklerden, kötülüklerden, beklenmedik sürprizlerden haberi bile olmuyor. Bizim hakkımızda bizden fazla şey bilmiyor.
Zaman hayattan hem bağımsız hem de ona bağımlı.
Birlikte var olduğu, kendisi gibi dokunulmaz ve engellenemez o tuhaf hükümdarın buyruklarını yerine getiriyor.
Zaman hayatı taşıyor.
İkisi de çılgın gibi ilerliyor. İkisi de dönüp geriye bakmıyor.
Biz ise bize biçtiği rolleri beğenmeyip reddettiğimiz hayata karşı durmaya ve onun kararlarını uygulamanın ötesinde bir şey yapmayan zamanı durdurmaya çalışıyoruz.
Başarılı olamayınca kırgın cümleler kuruyoruz.
‘Zaman çok acımasız’ diyoruz veya ‘Hayat ne kadar acımasız.’
Acımasız olan zaman değil hayat.
Biz ikisini birbirine karıştırıyoruz.
İkisini de engellemeye çalışıyoruz. Yel değirmenlerine kılıç sallayan Don Kişot’a benziyoruz.
Nafile bir çaba bu.
Ne hayat duracak, ne de zaman.
Birinin yarattığını diğeri taşıyıp duracak.
Ve bizim hep iki seçeneğimiz olacak:
Hayatı kabullenip zamana yenilmek.
Ya da hayatı reddedip zamanın ötesine geçmek.

insan sosyalleşmesi üzerine volume2....

entellektüel insan komiktir.Bu yüzden bir kalabalığa girdiğinde hiç susmuyorsun. Sürekli konuşuyorsun. Bütün dikkatleri üstünde toplamak için türlü numaralar çekiyorsun. Mevzu ciddi mi gayri ciddi mi zemin müsait mi değil mi bakmadan, itici mi olursun yoksa çekici mi hiç düşünmeden, tuhaf şeyler söylemeye başlıyorsun. Edilen bir lâfı alıp eğip bükerek, konuyu başka türlü yerlere çekerek geçici bir şaşkınlık hâli yaratıyorsun. Etrafındakilerin muhabbetlerine ara verip sana gülmelerini istiyorsun. Sanki ulvî bir görev yüklenmiş gibi omuzlarına, onları güldürmek için olağanüstü bir çaba sarf ediyorsun. Yanlışlıkla bir iki kahkaha duyarsan ettiğin iki lâftan sonra, artık aşk olsun seni durdurana. Frenlerin boşalıyor. Çenen iyice düşüyor.Bir süre sonra kelimeler kâfi gelmiyor sana. Vücudunu da devreye sokuyorsun. Oturduğun yerden kalkıyorsun. Ellerinle kollarınla garip hareketler yapmaya başlıyorsun. Başını ileriye geriye, sağa sola atıyorsun. Yüzün şekilden şekle giriyor. Bütün mimiklerin ‘teyakkuz’a geçiyor. Üstündeki ilgi dağılmasın diye, çapı sadece yarım metre olan, çizdiğin o görünmez daire içinde devinip duruyorsun. Boyalı yüzünün içine gömülmüş gözleriyle, belli etmeden kendisini izleyenlerin yüzlerindeki ifadeleri anlamlandırmaya, karşısındaki kalabalıkta arzuladığı ilgiyi uyandırıp uyandırmadığını anlamaya çalışan bir pandomimciye benziyorsun.Sana, anlattıklarına güldüklerini gördükçe keyiften dört köşe oluyorsun. Bir süre sonra ne yaptığını, neden yaptığını, kimlere ne anlattığını unutuyorsun. Sadece sesleri işitiyorsun. Seni onaylayan, ses telleriyle alkışlayan kahkahaları duymak yetiyor da artıyor. Eğer bir de hoşuna giden birkaç dişi soluk alıyorsa bulunduğun ortamda ve yüzlerinde hiç değilse bir tebessüm belirmişse iyice coşuyorsun. Yaptıklarınla onaylandığını zannediyorsun ama yanılıyorsun. Seni izlemekten ziyade sana bakıyorlar çünkü. Seni dinlemekten çok, alçaltıp yükselttiğin sesinin rengine kulak kesiliyorlar. Evet, hakikaten komiksin. Ama olmak istediğin ‘komik’ değilsin ne yazık ki. ‘Gülünç’sün sen. Güldükleri, anlattıkların değil bizzat sensin. Bu haline bakınca, sadece gülmek geliyor içlerinden. Onları ‘değişik’ bir şeyle karşı karşıya bırakıyorsun çünkü. Stand-up deseler stand-up değil yaptığın, tulûat deseler tulûat değil. Bir isim koyacak olsalar bu yaptığına ne derler acaba?En hafifinden maskaralık, en hakikisinden soytarılık... Kusura bakma ama soytarılık bu yaptığının ismi. Başka bir şey değil. Bu yüzden sana sonsuza kadar gülmüyorlar. Çünkü her şeyin bir sınırı var. Sen sınır nedir bilmiyorsun. Ancak kahkahalar dinince, havaya bir sessizlik çökünce kendine geliyorsun. Gözünün önündeki perde mecburen kalkıyor ve insanların yüzlerindeki sıkıntılı ifadeyi görüyorsun. Daha fazla bakmak istemediklerini sana, dinlemek istemediklerini seni fark ediyorsun. İnsan sana bakınca, herkesi güldürmek için evde yalnız kaldığında ‘çalıştığını’ düşünüyor. Aklına gelen sence ‘komik’ sözleri, cümleleri bir gün lâzım olur diye bir kenara yazdığın hatta onları ezberlemeye çalıştığın, için içine sığmayarak karıştığın kalabalıklarda kullanmak için fırsat kolladığın hissi uyandırıyorsun bakanda. Biriktirdiklerini öyle seviyor, onlara o kadar bayılıyorsun ki, çıkarıp onları herkese göstermek istiyorsun. Kendini ‘espri hazinesi’ olarak görüyorsun. Karun kadar zengin hissediyorsun ve ‘hazine’nle herkesin, özellikle de dişilerin zihnini kamaştıracağını sanıyorsun. Ama öyle olmuyor. Böyle olmadığını anlaman için, güldürdüklerinin gözlerinin içine bakman gerekiyor.

insan sosyalleşmesi üzerine...

Hayatınıza yeni insanlar katmak önemlidir insanoğlu için.
Bir insan olarak siz bütün dengelerinizi buna göre kurarsınız ve dengede durabilmek için sürekli ‘desteğe’ ihtiyaç duyarsınız çünkü.
Hızla akan bir suyun karşı yakasına geçebilmek için üstüne bastığınız yosunlaşmış taşlara benzer biraz bu ‘destek’ler. Veya sık ağaçlarla kaplı bir tepeye tırmanırken tutunduğunuz dallara.
Ama her ‘desteğin’ er ya da geç yorulup eskiyeceğini, arada bir onları dinlendirmeniz gerekeceğini tecrübelerinizle bilirsiniz. Bir şekilde hayatınıza dâhil ettiğiniz her kişiye bir ‘rol’ biçersiniz bu yüzden, kendisine hiç haber vermeden.
Bazısına önemli bir rol verirsiniz, bazısına önemsiz. Herhangi bir rolü üstlenemeyeceğini düşündüğünüz kişileri de ‘kaybetmek’ istemezsiniz ama. ‘Gelecek vaat eden figüranlar’a da ‘şans tanımak’ gerektiğine inanırsınız.
Tabii herkese karakterine uygun bir rol vermeye de dikkat edersiniz. Kimin yalnızca üstüne basabileceğinizi, kime sadece tutunabileceğinizi bilirsiniz. ‘Yosun bağlamaya uygun taş’ niteliği taşıyanlarla, ‘tutunacak dal’ olmak üzere doğanları birbirine karıştırmayacak kadar uzmanlaşmışsınızdır.
Bu önem derecesine göre bir görüşme sıklığı belirlersiniz kafanızda.
Ajandanızdaki günlük aranacaklar listesini buna göre oluşturursunuz. Ortada bir neden yokken arayıp hal hatır sorarsınız yeni tanıştığınız insanları. Onları yemeğe veya kahveye davet edersiniz.
Gerisi kendiliğinden gelir.
Zaten yeterince kalabalık olan hayatınıza birkaç kişi daha eklenmiştir.
Zamanla onların da yorulup eskiyeceğini bilirsiniz.
Ama ‘gerektiğinde’ onlara tutunabilmek veya üstlerine basabilmek için hayatınızdan çıkmalarını istemezsiniz. ‘Bir şekilde’ girdikleri gibi, ‘bir şekilde’ kalsınlar istersiniz orada.
Öyle sandığınız ya da sanmak istediğiniz gibi ‘sosyal’ veya ‘sevgi dolu’ olduğunuzdan kalabalık değildir sizin hayatınız.
Birçok şeyi görmezden duymazdan gelmenizin, olayları kelimeleri yutmanızın, yutkunmanızın nedeni, düşünülmesini istediğiniz gibi sizin kalenderliğiniz değildir.
Bu sadece ‘herkesi sevme sahtekârlığı’nın bir gereğidir.
Tebessüm askısı yüzünüze yerleşen sahtekâr çizgiler, sizin ‘sosyalliğinizin’ ve ‘sevginizin’ temel esaslarından haber vermektedir.
Ama bu ‘esaslar,’ hayatınıza dâhil olanlar açısından bir engel teşkil etmemektedir.
Nihayetinde kurallarını beraber koyduğunuz bir oyundur bu.
Siz ‘dağınık yaşayan sosyal klan’ mensupları, gördüğünüz yerde birbirinizi tanır, kısa sürede yakınlaşırsınız.
İşte bu yüzden yeni kalabalık geceler, eğlenilmeyen garip eğlenceler var olmuştur vede var olacaktır....

13 Temmuz 2008 Pazar

GİTMEK ZAMANI

Kendinden kaçamassın derler bilirsin nereye gitsen bu şehir arkandan gelecek demiştir büyük şairlerimizden birisi, eee sen onuda bilirsin; ama sen yine de gideceksindir çünkü gitmessen kendinde kalamassın artık, bir daha da kendin olamassın, bunu da bir tek sen bilirsin ve belki seni senin gibler anlayabilir bir nebzede olsun....
Yaşadıklarından çok yaşadıklarını nasıl algıladığın önemli olan... sorsalar anlatamazsın... kelimeler duygularını tarifte yetersiz kaldığından değil, şimdi o duygular anlamlarına sığmadığı için...sıkıldım dersin, bunaldığını söylersin, yenilmekten bahsedersin, farklı şeyleri tatma arzusunu dillendirirsin, kıstırılmış hissinin altını çizersin, tazelenmek ihtiyacını öne sürersin... evet herbirir doğrudur lakin hiçbiri dolduramaz tanımladığı mananın içini, sendeki karşılığınıveremez hiçbiri...
Bir yere gitmeyi istemezsin aslında yalnızca gitmektir aklında olan çünkü gitmek arınmaktır kimi zaman, kalbini kıran, zihnini yoran, durmadan tekrarlayan ne varsa hepsini çıkarıp atmak, soyunmak çabasıdır...
Kulağına bir yabancı dilin ritmi doldurmalı, sokaklar başka kokmalıdır... aşina olmadığın yüzler görmelisindir etrafında, değişmelidir alıştığın sesler ve renkler, darmadağın hissettiğin lezzetler...katıldığın sohbetler bilmediğn dünyaların kapısını aralamalıdır artık...
ancak öyle varırsın dillerin,seslerin,renklerin,lezzetlerin, kokuların,yaşadığının farkına... alışkanlıklar algılanmaz olur zira zamanla...
İki türlüdür gitmeler; ya yeni başlangıçlara yada bir şeyleri tümden bitirip, nokta koymaya...hangisi olursa olsun sebebin dokunsalar ağlayacak gibisindir... ağlarsında ama ne mümkün içindeki tortuyu o bir kaç damla ilet akıtmak... çaresiz gideceksindir mecbursundur adeta, duramazsın, durduramazsın, mantığınla bastıramassın o gitmek arzusunu sanki ölmaktir zira kalmak...nedir bu hale getiren seni? ruhunun derinliklerinde belki senden bile habersiz yaşayan bir ümidin solmasımı? yada bir umudun solmasından ziyade umut etmenin anlamsızlaşması mı? en nihayetinde gerçeklerin hayal kırıklığına uğratmasından çok hayal kurdurmayacak kadar çoraklaşması mı?
Y alnızca aşk durdurur insanın gitme isteğini, yalnızca aşk şifa olur... belki de eksikliğini hissettiğin yalnızca odur... başka bir deyişle aşkş gelirse eğer diğer tüm eksiklikler gözden kaybolur...
Dostların yanılıyordur sen kendinden kaçmıyorsundur, uzaklaşmayı dilediğin taze bir soluk aldırmayan atmosferdir çevreni saran... çalkandılı dursada uzaktan bakınca, aslınta monotonlukyur etrafında sürüp giden, derinlikleri algılamayan hayat tarzlarıdır, anlayışlı sandıklarının duyarsızlığıdır, yıllarla olgunlaşmayıp olgunlaşmayıp, olgun keyiflerin tadına eremeyenlerdir, egolarında boğulup incelikleri umursamayan, hassasiyetine dokunup seni nasıl incittiklerine aldırmayanlardır... işte bu durumda gitmek kendinden kaçmak değil kendine kaçmaktır... nicedir unuttuğun, seni sen yapan özleri bulmaktır yeniden... altüst edip gönlünü, atılması gerekenleri atmak, yer açmaktır yeni ihtiyaçlarına...üstünü örttüklerini hepten gömmek veya açıp özgür bırakmaktır... kaşfe çıkmaktır benliğinin labirentlarinde ve kapısını açmaktır senliğinin dışarıdan esen taze havyla havalanmak için... yola çıkmak için tekrar rüzgarı arkana almaktır... kırılmış parçalarını, o kimsenin görmediği ve ince ince sızlatıp kanatan battıkça, usulca ayıklamaktır teninden... gençsen olgunlaştıran; olgunsan gençleştiren bir maceradır sonuçta gitmek...
Ve o gitmeler boyunca neyse aradığın aşk yahut güven gelir sana yarenlik etmeye...

13 Haziran 2008 Cuma

10 Haziran 2008 Salı

benim atam bir bukalemun olsa gerek

bugün kendimden bahsedesesim var. neden bilmem kendimi bir bukalemuna benzetirim.
hiç kendinizi gözlemlediniz mi? aynadan bahsetmiyorum şöyle ruhunuz sanki semalara yükselip kendinize şöyle baktınız mı merak içinde ben neyim nasıl davranırım diye.
işte o insanlar kendilerini iki defa aynı durumda göremezler. bende kendimi hep farklı bir şekilde gördüm o semaya her çıktığımda hep farklı bir yüze sahiptim bünye bana ait olsada...
eğer kendimden çeşitli şekillerde yada renklerden bahsediyorsam bunun nedeni kendime çeşitli şekillerde gözlemlememdir. kendimi incelediğim bakış açısına göre bir çok rengi barındırıyorum, utangaç ve küstah, yalın ve uçarı, geveze ve sessiz, etken ve bitkin, zeki ve anlayışsız, somurtkan ve neşeli, yalancı ve dürüst, bilge ve cahil, savurgan ve cimri...
eğer sizde kendinizi kendinizden soyutlayarak gözlemlerseniz sizdede bu renk zıtlığı içindeki curcunanın olduğunu göreceksiniz. benim kadar renkli olmasada sizinkşlerde hayli renklidirler eminim ki.
bu renkler en az kimde vardır biliyormusunuz? 10urlu bir insanda çünkü 10ur kendi rengine sahiptir ve o renk asla kamufle edilemez çünkü o yalnızca kendi yolunu izlemek ister başka bir amaç için onun rengine büründüğümüzde o rengin üstüne hemen sağnaktan boşanırcasına bir yağmur yağar ki buda alttaki rengi ortaya çıkartır. eğer bir insanın içnde 1our duygusu varsa hiç bir yağmur hiçbir kuvvet onu oradan çıkaramaz o öyle güçlü bir renktir ki onu sildiğimizde ruhumuzdanda bir parça koparmış oluruz.
işte bu yüzden bir insanı değerlendirmek için sahip olduğu renklere uzun süre bakmak gerekir. eğer davranışları aynı kararlılıkta sürüp gitmiyorsa eğer olaylara göre yol değiştiriyora bırakın yoluna devam etsin çünkü o kendini akıntıya bırakmıştır nerden mi biliyorum çünkü bende o akıntının içindeyim uzun zamandır.
son olarak bendeki bu renk curcunasıyla benim atamın bukelamundan farklı bişey olma ihtimali varmıdır acaba...

bostan tarlasına dalan eşşek

kim soktu bu karpuz kapuğunu benim aklıma?
o densiz bilmez mi ki bende ki bu açgözlülük oldukça o karpuz kabuğunun geldiği yere gitmeden o bostan tarlasını talan etmeden ben rahat edemem.
ey ahali! edebiyat dediğin nedir ki insanın insana duygularını en etkili şekilde anlatması değil mi o vekit ben neden imla kurallarına uymak zorundayım ya da yazdıklarımı başkalarının edebi dediği, benimse bir türlü şifresini çözemediğim o enigma tarzı yazılarla belirtmek durumundayım.
başkaldırıyorum! ben böyle olmayacağım işte burada duygularımı en saçma en ilgisiz konular hakkında düşüncelerimi benim için en anlamlı şekilde anlatacağım ki eşeğin aklına karpuz sokanlar, artık bostan tarlasını korumak zorunda olduğunu anlasınlar.
şimdilik imla kuralları adındaki nadide karpuz kabuğuyla yetiniyorum
arkası masal....