Başım keskin bir ağrı ile deliniyor gibiydi. Kendimi zorlayarak gözlerimi açtım, birkaç saniye bulanıklıktan sonra görüşüm netleşti. Köhne odamdaydım; günlerimi katlettiğim yegâne mekanda, ben emektar sandalyemin üstünde oturuyordum. Buraya nasıl geldiğimi hatırlayamadım, merak ve heyecan ile karışık bir his ile doğrulmaya karar verdim, olmadı. Sandalyeme ayaklarımdan ve kolumdan bağlanmıştım. Bedenimi sandalye ile bütünleştiren kalınca ipi çözmeye yeltendim, halbuki tek yaptığım olduğum yerde debelenmekti.
-Bunu yapmana gerek yok, çabalasan da çözemeyeceksin, diye bir ses geldi arkamdan. İrkildim; arkamı döndüğümde siyahlara bürünmüş, irice bir adamın gülen yüzü ile göz göze geldim.
-Umarım canın fazla acımamıştır, diye konuşmasına devam etti, bunu söylerken yüzünde düşünceli olduğunu belli eden bir ifade vardı. Nelerin olup bittiğini şimdi hatırlamaya başlamıştım; bilgisayarımla uğraşırken, kapım çalınmıştı. Kapıya varıp, kapı deliğinden baktığımda kimseyi görememiştim. Merak bu; açıp bomboş koridora bakarken, bir anda kararıvermişti dünya.
-Kimsin sen, diye sordum. Yavaşça yürüdü, sağımda duran pencerenin önünde durup dışarı bakmaya başladı.
-Kim olduğumu henüz keşfedebilmiş değilim, dedi ve devam etti, fakat ne yaptığım ile ilişkili olarak bana takılan isimler var; katil, cani gibi. Ne yazık; kullandıkları isimlerin, bu dünyadaki rolüm ile kıyaslandığında ne derece sığ kaldığını bilmiyorlar.
-Nedir senin bu dünyadaki rolün?
Camdan yansıyan görüntüsünde gülümseyişini farkettim;
-Teraziyi dengelemek diyelim, sizin sevdiğiniz usûlde, tek bir cümleyle. Eğer biraz daha uzun özetini istiyorsan; dünyanın herhangi bir kutupta -iyi veya kötü, düzen veya kaos- birleşmesini engellemek.
-Peki, neden? Neden dünyanın daha iyi, hatta mükemmel bir yer haline gelmesine engel oluyorsun?
Bir kahkaha patlattı ve bana döndü;
-Ah, siz insanlar... Unutmuşum mükemmele ve mükemmelleştirmeye merakınızı. Sorunun cevabını vereceğim, ancak öncelikle benim de sana birkaç sorum olacak. Başlayalım mı? Tamam, Tanrı'ya inanır mısın?
-Evet, inanıyorum.
-Güzel; bana Tanrı'nın tanımını yapabilir misin, kendi inancın çerçevesinde?
-Tanrı varlıkların en üstünüdür, yaşadığımız evrenin yaratıcısıdır, her şeyin sahibidir, her şeyi bilendir ve görendir.
-Tanrı'nın koyduğu kurallar var mıdır?
-Vardır, birçok dinde hemen hemen ortaktır, ahlak kuralları gibi.
-Pekâlâ, bu kurallara neden uymak gerekiyor?
-Çünkü uymanın mükafatı, uymamanın cezası var; cennet ve cehennem.
-Cennet ve cehennemin çok önemli bir ortak noktası vardır, bunu söyleyebilir misin?
Düşüncelere daldım, fakat bulamadım.
-Bilmiyorum, nedir?
-Mükemmellik.
-Nasıl?
-Cennette ödül olarak her istediğini yapabileceksin, değil mi? Cehennemde ise ceza olarak hiçbir istediğin gerçekleşmeyecek. Sonuç olarak, hakettiğin için bu ikisinden birine gideceksin; rüşvet yok, iltimas yok, hata yok. Bozulamayacak bir düzen var. Bu mükemmeliktir. Senin sorunun cevabına gelirsek; ben bu kalıcı düzenin dünyada var olmasını engelleyerek, cennetin ve cehennemin gerekliliğini sağlamış ve devam ettirmiş oluyorum. Size bazı açılardan yardım ettiğim gibi, kişisel sınavlarınızı zora soktuğum zamanlar da oluyor. Tabii, bunlar sizin hayatınızın bir takım gerçekleri.
-Peki, benim bu iş ile ilgim nedir?
Korkmaya başlamıştım; adamın deli olma ihtimali veya insanlıkla ilişkisi kalmamış bir varlık olma ihtimali, iki ucu boklu değnek bu kadar gerçek olabilirdi. Geniş bir gülümseme yer buldu yüzünde.
-Senin şahit olmak dışında bir ilgin yok, merak etme, bugün ölmeyeceksin.
-Bunu duymak oldukça rahatlatıcı. Bu arada, neden insanlardan kendini soyutlayarak "siz" diye hitap ediyorsun?
-Cevabı aşikar değil mi?
Yüzünü yüzüme yakınlaştırdı, neredeyse burun burunaydık. Koyu kahverengi renkteki gözleri bir anda alevlendi, gözlerimde sıcaklığını hissettim. Korkudan geriye sıçradım, sandalye ile beraber yere düşmek üzereyken tuttu ve tekrar düzeltti sandalyeyi.
-Kusura bakma, bu kadar korkacağını tahmin edememiştim, dedi yüzünde endişe barındıran bir ifadeyle.
Biraz suskunluktan sonra devam etti konuşmaya.
-Neyse, en nihayetinde ne olmadığımı biliyorsun. Başka sorular sormana gerek kalmadan, niçin burada olduğumu anlatayım. Bu civarlarda, devletin oldukça üst mertebelerinden birinde bulunan bir adam yaşıyor. Onun arabası tam olarak bu apartmanın önünde arızalanacak. Aracın şoförü, arabanın kaputunu açarak sorunun nerede olduğunu çözmeye çalışacak. Bu sırada; sokak bomboş olacak, evinin pencerelerinden bakan birkaç insan olacak sadece. Anlayacağın; adam aracın içinde veya dışında tamamen yalnız kalmış olacak. Burada ben devreye giriyorum, işimi halledip ortadan kayboluveriyorum. Kusursuz plan, değil mi? Sana gelince; seni bu halde bırakacak değilim, ama biraz beklemen gerekecek.
Bir şey diyemedim, beklemem gerekiyordu. Saatini kontrol etti.
-Gitme vakti yakın.
Cebinden telefonunu çıkardı, polisi arayıp durumum ile ilgili bir ihbarda bulundu.
-Polislere ne anlatmalıyım, diye sordum. Düşündü.
-Gerçekleri biraz çarpıtarak anlatman senin açından iyi olur, zira tüm olan biteni anlatırsan tımarhaneye tıkılman işten bile değil.
Gülümsedi, ardından kibarca vedalaştı, birkaç kez daha özür diledi ve gitti. Birkaç dakika içinde aşağıdan birtakım sesler geldi. Ardından daha yoğun olan siren sesleri. Sadece tahminde bulunabiliyordum, tam olarak ne olmuş olabileceğine dair.
Ertesi gün bilgisayarda haberlere bakarken, cevabı buldum. Şu üst mertebe devlet memuru olan adam, nedense, fenalaşıp kalp krizinden ölmüştü. Ölümünün ardından, adamın yanından ayırmadığı el çantasından, onun nasıl bir insan olduğunu ortaya koyan birtakım belgeler buldular. Gülümsedim, doğru söylemişti, kusursuzdu. Düşündüm; kendi kendime söylendim, planın mimarı Tanrı iken, hangi güç planda bir hataya yol açabilirdi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder